Eskiden bir kitap okudum, hayatım değişti diyorduk. Şimdi ise “Bir tweet gördüm, bir video izledim, bir blog yazısı okudum hayatım değişti” dönemindeyiz . Ben de bu modayı gereğinden fazla! takip eden biri olarak bir video izledim ve bildiğim birçok şeyi yeniden sorguladım. Üzerine de Sevgili Güven Borça’nın kitabı da okuyunca bu yazıyı yazmak bir görev halini aldı.
Biliyor musunuz? Son 30 yılda dünya kaynaklarının 1/3’ü tükendi. Amerika Birleşik Devletleri dünya nüfusunun %5’ini temsil etmesine rağmen dünya kaynaklarının %30’unu tüketiyor ve dünyadaki kirliliğin %30’unun müsebbibi. En son BP vak’ası gibi kaç vak’ayı daha kaldırabilir sizce dünya? Gelgelelim sadece Amazon’da dakikada 2000 ağaç kaybediyoruz. Yani dakikada 7 futbol sahası kadar alan çıplak araziye dönüşüyor. Şaşırmaya hazırsanız şok edici bir cümle daha geliyor : Besin zincirinin en üstündeki en yüksek toksik (zehirli) kirlenme seviyesine sahip besin : Anne sütü! Yani bir bebek hayatının en yüksek zehirli kimyasal dozunu anne sütünden alıyor.
Anlatıcı bu bilgileri verdikten sonra devam ediyor. Diyor ki “Geçtiğimiz günlerde küçük bir cep radyosu almak için bir dev-markete girdim”. Fiyatı 4.99 USD olan radyoyu kasaya götürdüm, sırada beklerken radyoya baktığımda bir anda beynimde fırtınalar koptu. Bu radyonun gerçek fiyatı bu olabilir miydi? Hayır! Bu radyonun ben satın alana kadarki raf kirasını bile karşılamazdı bu rakam. Muhtemelen içindeki metaller Güney Afrika’da, petrol Irak’da ve plastikler Çin’de üretilmişti ve tüm bu parçalar 15 yaşındaki bir Meksika’lı tarafından Meksika’da birleştirilmişti.
4.99 USD’a bırakın bu radyoyu seçmeme yardımcı olan görevlinin maaşını ya da bu ürünün bu mağaza gelmesine kadar olan sarf edilen yol masrafını karşılamayı, benim gelip onu alana kadarki raf kirasını bile karşılamazdı.
Öyleyse bu radyonun gerçek bedelinin 4.99 USD’ı düştükten sonraki geri kalanını kim ödüyor?
Kısacası bu radyonun geri kalanını bizim ihtiyar dünyamız ve dedemizden bize, bizden torunumuza gitgide azalarak ulaşan ve kısa sürede tükenmesi tehdidiyle karşı karşıya olduğumuz kaynaklarımız ödüyor.
Güven Borça’nın kitabı da bütün bu makro ve mikro krizlerden yola çıkıyor. 2009 ekonomik krizinin diğerlerinden farklı bir kriz olmasına dikkat çekiyor ve bu kez krizden çıkışın daha yavaş olacağını söylüyor.
Güven Borça’ya göre, Amerika ve Avrupa ülkeleri artık daha az tüketip, daha çok üretecek, ihracata yönelik hamleler yapacaklar. Dolayısıyla Türkiye için hem arz sırasında karşılaşılan rekabet artacak hem de talepkâr pazarlarda daralma olacak.
İlginç satır araları var, mesela İstanbul Merkezlilik vurgusu.. Her şeyi İstanbul’a yığdık, tüm önemli dinamiklerin merkezi İstanbul. Cumhuriyet tarihi boyunca homojen bir şekilde makro ekonomimizi tüm ülkeye yayamadık. Krizden çıkış sürecinde bölgelere ayrılmak, ülkeye homojen bir şekilde yayılmak topyekün kalkınmayı da tetikleyecek. Bursaspor’un şampiyonluğu bile bu gerekliliğin bir işareti değil mi?
Çin’e bakalım. Ülke ürün tiplerine göre ayrışmış durumda. Teknoloji üretimi için Çin’in güneyine, Guangzhou’a gitmek gerekiyor. İşçiler bu eyaletten başka eyalete geçemiyor bile. Dolayısıyla ülkenin her yanı ayrı bir ihracat maratonu koşuyor.
Tüketime de önemli bir vurgu yapıyor Güven Borça ve diyor ki “üretelim, tüketmeyelim” mantığı. Güven bey güzel söylemiş : “Biz tüketmeyelim de, Marslılar mı tüketecek?”. Zaten son dönemde yapılan “Alın verin, ekonomiye can verin” da Güven Borça’yı haklı çıkarıyor.
Bu kitapta, “Avrupalı’nın ağız kokusu yerine Orta Doğu’nun çorap kokusu tercih edilir mi?”, “Üretmek kutsal da tüketmek ayıpsa, malları nerede stoklayacağız?”, “Son şehzade de öldüğüne göre Osmanlı ile barışsak mı?”, “Bu topraklardan dünya markası çıkar mı?”, “Para basarsak enflasyon azar mı?”, “Karşılanmamış ihtiyaçlar nasıl tespit edilir?” sorularının cevaplarını bulabiliyorsunuz.
Hazır karşılanmamış ihtiyaçları karşılamaktan, yani girişimcilikten bahsetmişken, Türkiye’nin gizli ekonomik reçetesinden söz etmemek de olmaz. Günümüzün en önemli değer yaklaşımı olarak yeterli önemi görüyor mu ya da devletten yeterli desteği görüyor mu sorularının cevapları muamma olsa da yeterince popüler olduğuna şüphe yok girişimciliğin.
Devleti 50’lerden beri hep çöplerimizi toplayan, sokaklarımızı temizleyen, bize ilkokuldan üniversiteye kadar müfredat denilen düzenekteki bilgileri öğreten, ilacımızı temin eden, hastalık halinde yatırıp tedavi eden, ama tüm bunları bilfiil kendisi gerçekleştiren bir yapı olarak gördük. Düşününüz, İş ve İşçi Bulma Kurumumuz var. Diyor ki, “ben seni okuttum, büyüttüm bu yaşa getirdim, yetmedi şimdi de sana iş patronuna da eleman bulmayı kafama koydum.” Yani devletimizin organları her işi yüklenip hiçbirini tam olarak yapamamak konusunda oldukça maharetli. İş ve işçi bulma kurumu da bu yaklaşımı, yani devletin istihdama yönelik iyi niyetini, fakat sonuçta da beceri eksikliğini gösteren bir delil.
Günümüze geldiğimizde artık koordinatör devlet yapısı ile karşı karşıyayız. Devlet çöp toplamıyor, toplattırıyor. O zaman neden devlet hala her işsize iş bulmakla uğraşsın?
Toprağı girişimci yetiştirmeye müsait, ama bir takım yapısal eksikleri olan bir ülke olduğumuz gerçeğiyle, devletin tek tek hepimize iş bulmaması gerektiği gerçeğini yan yana koyduğumuzda basit bir formül çıkıyor ortaya.
Devlet, yüz işsize iş bulmak yerine yüz işsizden onunun girişimci yönünü desteklemesi ve onların KOBİ seviyesinde iş yapar hale gelmesi şöyle bir sonuç doğuracak. Bu %10 luk girişimci kesim, devletten aldığı destekle işini kuracak ve istihdam için (ortalama bir KOBİ için on kişilik bir ekip idealdir) kendisi hariç dokuz kişiye ihtiyaç duyacak. Böylece %10’luk kısım %90’lık kısma iş imkanı sunmuş olacak.
Bu formül doğru uygulanırsa hem ülkenin yarattığı katma değerin artması, hem de uzun vadeli kalkınmanın temelden başlatılması sağlanmış olacaktır.
Sevgili Güven Borça, kitabının ilgi çekici ismini de şöyle açıklamış, biz de son sözü kendisine verelim.
“Tarihi geçmiş fikirleri ve korkuları “Geri Dönüşüm Kutusu”na bırakıp, Türkiye’nin önünü açacak yeni fikirleri, vizyoner kadroların kullanımı için tasarladığımız İleri Dönüşüm Kutusu’na attık”
Keyifle okunacak, içinde gözden kaçmış ilham verici onlarca hikaye barındıran ciddi bir kitap, tavsiye ederim.
Ömer Ekinci
Digital Age
Temmuz, 2010


