En son ne demis?...

  •  

Dedemin borcu, torunumun alacağı : Elde var sıfır

Posted by Omer Ekinci | Posted in Hayattan hikayeler | Posted on 24-10-2009

6

Dedemin borcu, torunumun alacağı : Elde var sıfır

grandfatherAdamın biri lokantanın camında şöyle bir ilan görür: “İstediğiniz kadar yiyin. Hesabı torununuz ödesin.” Adam bedavayı çok sevdiği için merak edip içeri girer.Bir masaya oturup garsonu bekler. Bir süre sonra garson adam yanına gelir. Adam yemek siparişi vermeden önce merakını gidermek için camda yazan ödeme işinin nasıl olduğunu sorar.

Garson açıklama yapar: “Biz bu işi yüzyıldır yapıyoruz efendim. Daha sonra torununuzu buluyoruz ve yediğiniz yemeğin ücretini torununuzdan tahsil ediyoruz.” cevabını verir. Garsonun açıklaması adamın hoşuna gider.

Oturduğu masada kendisine bir güzel ziyafet çeker. Masasından kalkmak için doğrulacağı sırada garson yanına gelerek önüne tabak içinde bir fatura bırakır. Adam tabii şaşırır: “Bu fatura nedir yahu, hani hesabı torunum ödeyecekti?” diye sorar. Garson adamın yüzüne gülerek şöyle der: “Efendim, hesabı torununuz ödeyecek. Ama bu dedenizin hesabı!

Aynı şeyi mi düşünüyoruz yoksa?

Dedemizin borcunu ödüyoruz yıllardır.. Ve torunlarımızın bizden alacağı olan, çıplak ayakla basacakları toprağı, temiz havayı, mavi denizi tüketiyoruz..

Neresinden bakarsanız bakın, zarardayız!

Baltayı taşa vurmak

Posted by Omer Ekinci | Posted in Hayattan hikayeler | Posted on 19-10-2009

11

Baltayı taşa vurmak

Orta yaşını hafif geçkin bir adam bir uçak yolculuğu sırasında ikram edilen yiyeceklerle karnını doyurmaya hazırlanıyormuş. Yanındaki genç, o sırada bal ile tereyağını kızarmış ekmeğe sürmekte olan adama dönmüş.

-  ”Yeme onlardan kalbe zarar”

Adam hemen bırakmış elindekileri ve yaslanmış arkasına.

Yolculuğun sonuna doğru adam sormuş gence, “Ne iş yapıyorsun”. Çocuk, “öğrenciyim” demiş. “Peki siz?”

Adam, kartvizitini uzatmış

Prof. Dr. Hüseyin Şenocak
Kardiyoloji Profesörü

cardiology-fund_heart

Farklı bir üç maymun hikayesi

Posted by Omer Ekinci | Posted in Hayattan hikayeler | Posted on 10-09-2009

3

Farklı bir üç maymun hikayesi

Kafesin tepesine bir miktar muz ve muzlara erişebilmek için de bir merdiven konmuştur. araştırmacı kafese bir maymun koyar. Maymun muzlara tırmanmak istediğinde, muzlara ulaşacağı sırada kafese soğuk su fışkırtır ve bir süre sonra maymun muzlara ulaşmaya çalışmayı bırakır. Daha sonra kafese bir tane daha maymun koyar. yine maymunlar muzlara her çıkmak istediğinde yine kafese soğuk su fışkırtır. (Çıkmak isteyen maymun da, çıkmak istemeyen de ıslanır.) İkinci maymun da kısa sürede muzlara ulaşmaya çalışmaktan vazgeçer.  Araştırmacı kafese bir maymun daha koyduğunda ise işler biraz değişir.  Çünkü üçüncü maymun kafese girdiği gibi muzlara gitmek ister ama diğer iki maymun o bunu her deneyişinde, onu fena şekilde döver. Üçüncü maymun niye dayak yediği konusunda bir fikri olmasa da yukarı tırmanmaya çalışmaktan vazgeçer.  Sonra kafese dördüncü bir maymun daha konulur ve o da muza tırmanmaya çalıştığında ilk iki maymun onu dövmeye gider, üçüncü maymun da belki yediği dayaktan ötürü, belki de iç güdüsel olarak onlara katılır ve üçü birlikte dördüncü maymunu döverler ve onu çıkmaktan sonunda vazgeçirirler.  Ancak en şiddetli döven maymun üçüncü maymundur.

Araştırmacı ilk koyduğu iki maymunu kafesten çıkartır ve kafese yeni bir maymun koyar. O maymun da klasik olarak muza çıkma isteği üzerine bir dayak yer. üstelik o iki maymun, yeni gelen maymunu, kafese ilk koyulan iki maymundan çok daha şiddetli dövmektedirler. son maymun da neden dayak yediğini anlayamaz. ilginç olan şudur ki aslında dayak atan maymunlar da neden dayak attıklarını bilmiyorlardır.

Deneyin son fotoğrafında; kafesin tepesinde bir miktar muz, muzların önünde bir merdiven ve kafeste de üç maymun vardır. ama bu üç maymun da hiç muzların yanına çıkmaya çalışmaz…”

İşte Türkiye’de bazı sinir uçlarına dokunmanın fotoğrafı. Bir şeyleri düzeltmeye çalışmanın da sonucu bu.

Yücel Çakmaklı’yı kaybettik..

Posted by Omer Ekinci | Posted in Aktüel, Hayattan hikayeler | Posted on 24-08-2009

5

Yücel Çakmaklı’yı kaybettik..

Çok geç tanıdığım, araştırdıkça sevdiğim bir sinema çınarı dün yıkıldı. Bire bir tanışamamıştım ama kendisini araştırdığımda aslında çok iyi bildiğim eserlerin mimarı olduğunu fark ettikçe saygım artmıştı.

yucel-cakmakli

Bir pazartesi sabahına yaklaşırken aldım ölüm haberini ve içimden bir sıcak kan damlası sızdı kalbime. Sıcak gülümsemesiyle, dünyaya vereceğini vermiş, alacağını almış ahvaliyle, üstünde bir gömleği, bir yeleğiyle gözlere değil yüreklere hitap eden beyaz saçlı adamı çok özleyeceğiz.

Öyle bir dönemde yönetmenlik yapmış ki Usta, öyle zormuş ki her şey.. Piramitleri yüzyıllar öncesinde inşa eden taş işçileri vardı ya, yüzlercesi bir araya gelir bir dev taşı günlerce çeker, çeker, çekerlerdi.. Aynı öyle bir ağır işçilikle tam 50 yıl harcamış.

Beni bu büyük ustayla tanıştıran, biricik Lalezar’ıma da şükran borçluyum, o olmasaydı tanıyamayacaktım bu dev ustayı.

Mekanı cennet olsun, eserleri hiç unutulmayacak ve her bir izleyiş ruhuna birer “Fatiha” olarak gidecek.

cakmakli

Yücel Çakmaklı’yı yakından tanıyalım > Devamı detaylarda

Bir günde kaç kahkaha atıyorsunuz?

Posted by Omer Ekinci | Posted in Hayattan hikayeler | Posted on 22-08-2009

0

Bir günde kaç kahkaha atıyorsunuz?

Türk insanı günde ortalama 0.5 kahkaha atıyormuş, ne acı. Yani birimiz günde bir kahkaha atarken bir diğerimiz hiç atmıyor.

Koca bir gün geçiriyor, sınavlara girip çıkıyor, iş bağlantıları kuruyor, sevgilimizle/eşimizle konuşuyoruz. Hiç kahkaha atmadan!..

Yüzümüzdeki “müşteriye, patrona ya da ev sahibine” adanmış sahte gülümseyişleri saymıyorum, günümüzün hayat koşulları bir kahkahayı bile çok mu görüyor dersiniz? Yok, yok bu kadar kaderci bakmayın. Bu kadar zor olmamalı

Bugün kendinize bir fırsat oluşturun ve bir kahkaha armağan edin. Sohbetinden çok keyif aldığınız birini arayın ya da bir karikatür dergisi alın. En sevdiğiniz komedi filminin güzel bir kesitini izleyin internetten.

Bugün kendinize bir kahkaha borçlusunuz.. Unutmayın


Emeğini çöpe atar mısın? Yaptığını gözünü kırpmadan yıkabilir misin?

Posted by Omer Ekinci | Posted in Hayattan hikayeler | Posted on 07-05-2009

20

Emeğini çöpe atar mısın? Yaptığını gözünü kırpmadan yıkabilir misin?

Öyle bir dünya düşünün ki, bir yandan inşa ederken, öte yandan yakıp yıkabildiğin. Kaşların çatık, emeğini, elde ettiğin toprağın bağrına dökebilir misin?

 

Bu reklam filminde gördüklerimizi aslında sürekli yapıyoruz. Binbir zorlukla kurduğumuz dostlukları bir sözde , bir nefeste harcayan biz değil miyiz? Yükselmek için onca ter döktüğümüz işimizi, bir ters bakışa, bir söze feda eden? Beni büyüten, adam eden annemi kim benim benim kadar üzüyor?

Peki nedir bizi bu kadar titreten, zamkla tutturulmuş gibi reklamın başına diken?

Çünkü görmüyoruz, göremiyoruz, unutuyoruz bir anda silip atarken, emekleri heba ederken öncesini ve sonrasını. İkisini yanyana koyamıyoruz, kıyaslayamıyoruz. NEYİ, NEYE FEDA ETTİĞİMİZİ AKLEDEMİYORUZ!

Sizce bütün marifet iyi bir prodüksiyonda mı? Çok övündüğümüz aklımızı niye yetiremiyoruz, bir reklam filminin bize hatırlattıklarına?

Obama Ekonomisi – Bir siyah adamın hikayesi!

Posted by Omer Ekinci | Posted in Aktüel, Başarı hikayeleri, Hayattan hikayeler | Posted on 05-04-2009

15

Obama Ekonomisi – Bir siyah adamın hikayesi!

Herşey siyahi bir adamın, dünyanın tepesindeki koltuğa yürümesiyle başladı. Koltuğa attığı hiçbir adım, kendisini adım adım izleyen şaşkın gözlerde umut yeşertmedi. Eyaletler bir bir düşerken satrancın siyah karelerine, beyaz taşları ittiren beyaz eller, bir süre sonra sağa, sola sallanarak veda edeceğini bilemiyorlardı.

Siyah adam beyaz bir tahta kurulduğunda birden gelen üşüme gibi insanlığı bir titremedir aldı. Herkes kendini yeniden konumlandırdı, artık sadece beyaz taşlar, siyah taşları devirmiyordu. Herkes yeniden ayak hizasına baktı ve kendini yeniden konumladı.

Dünyanın dengeleri değişiyorken, bu rock yıldızı olmayan ama bir o kadar popüler adam,  karısıyla California’da bir akşam yemeğine korumasız, sade ve gülümseyerek gidebiliyordu. 

Bindiği elektronik aletlerden düşmüyordu da, şaşılacak iş! Elinde Blackberry, tribünlere oynamadan tribünlere konuşuyordu. 

Rahat, sallana sallana, elleri ceplerinde yürüyen kepçe kulaklı bir dünya lideri de olabilirmiş, vakur ve etrafında kara gözlüklü uzun paltolu adamlar olmadan yürüyemeyen benzerlerinin aksine.

Ve günler birbirini kovaladı. Dünya, yeni galaktik duruşa alışmaya başladı. Siyah adam, gitgide “Mr. President” olmaya başlıyordu. 

Ve ticaret simsarları, ve cin fikirli reklamcılar, siyah adamı keşfetti. Bir de baktık ki heryerden Obama çıkmaya başladı.

1- Türkiye’nin en güçlü bankası Garanti, reklamlarında konuyla direkt bir bağlantısı olmadığı halde Obama’nın bayat bir taklidini konumlandırdı. Yeni kredi paketinin tanıtıldığı reklamdan akıllarda sadece maket Obama’nın “Gurrantiyy” deyişi kaldı. Ayrıca kredi oranının ne kadar iyi, ne kadar avantajlı olduğuyla kimse ilgilenmedi.

2- 1 sene kadar önce “Jean Amerika’nın şalvarıdır” diyen DeFacto markası, Obama Ekonomisinden nemalanmak için kampanya sloganını güncelledi. “Jean, Obama’nın şalvarıdır”. Evet, dikkati çeken, çarpıcı bir slogan olmuştu ama bu konunun Obama neresindeydi?

3- Bugün Friendfeed’de paylaşılmış bir görselde siyah, yuvarlak çikolataların üzerinde “Obama / Kestaneli” yazısı göze çarpıyordu. Türklerin pratik ve ticari zekası olarak kısaca açıklanabilen ama aslında detayında “bir trendin etinden, sütünden, derisinden ve gerisinden faydalanmak”tan başka birşey olmayan, basit bir espriden ibaret olan hareket olarak hafızalarımıza konuk oldu.

4- Yerel seçimlerde İstanbul’da çok önemli bir ilçenin, iktidar partisine mensup belediye başkan adayının seçim sloganı “OBAMbaşka” idi. Web sitesi adresi olarak da bu fikrin sahipleri www.obambaska.com’u tercih etmişti.

Bir trend, tüm dünyayı ilgilendiren bir ülke lideri ve bir magazin hikayesi. Acaba trendleri reklama ve ticari gelire dökmek için, popüler bir isim yeterli mi? Hikayesinin hikayenize uygun olup olmamasının hiç mi önemi yok? 

Bunca hikaye arasında Bay Obama’nın herkesi şaşırtan bir kararlılıkla dünya merdivenlerini üçer beşer tırmanmasından, -beğenin/beğenmeyin, kabul edin/etmeyin- dünyanın lideri olmasına uzanan yolculuğundan ve “Bir hayalim var” söylemini “hayalimi gerçekleştirdim”e çevirmesinden hiçbir emare yok. 

Demek ki hikayenin özüne bakamıyoruz. Demek ki siyah adamın hikayesinden gerekli dersi almamışız. Otur! Sıfır!

Herkes kendi yediğinden ikram eder

Posted by Omer Ekinci | Posted in Hayattan hikayeler | Posted on 28-03-2009

4

Herkes kendi yediğinden ikram eder

 

Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim

Bir gün İran hükümdarı Şah İsmail düşmanı olan Yavuz Sultan Selim han için bazı hediyeler yollar. Bu çok değerli hediyeler halılar altınlar gümüşler yakutlar deve deve yemişler ve bir de sandıktır. Hediyeler Yavuza getirilir, açılır, ama o da ne, içeriyi bir koku kaplar ama çok kötü bir koku,nedir bu diye herkes aramaya başlar, birde bakarlar ki sandığın dibinde insan dışkısı konulmuş.

 
Yavuz Sultan Selim hemen buna bir cevap vermek için ulemalarını hocalarını toplar. Buna iyi bir şekilde cevap verilmesi gerekmektedir ve yine cevabı kendisi bulur,aynı hediyelerden kendisi de hazırlatır ve vezirine kendisine bir kutu gül lokumu getirmesini ister ve lokumun altınada bir not yazar elçiyle Şah İsmaile yollar.
Şah ismail hediyeleri kabul eder ama içinde bir tereddüt, acaba o bana ne dışkısı yoladı diye düşünürken içeriyi birden lokum kokusu sarar, çok güzel kokmaktadır.Vezir lokumu ikram eder şah önce başkaları tatsın en son ben tadarım diyerek kendine göre önlem alır herkes lokumları yedikten sonra sıra Şah İsmaile gelir şah lokumu yer ve altındaki not gözüne ilişir,notta şöyle yazmaktadır: 
İSMAİL HERKES KENDİ YEDİĞİNDEN İKRAM EDER

Canım oğlum.. O bir karga .. Binlerce kez de sorsan, ben sıkılmam ve o hala bir karga ..

Posted by Omer Ekinci | Posted in Hayattan hikayeler | Posted on 02-02-2009

0

Canım oğlum.. O bir karga .. Binlerce kez de sorsan, ben sıkılmam ve o hala bir karga ..

 

Canım Oğlum..

Canım Oğlum..

 80′ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.


       Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: ‘Bu ne oğlum?’

Oğlu şaşkın, cevapladı: ‘o bir karga baba.’

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: ‘Bu ne oğlum?’

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: ‘Baba, o bir karga’

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: ‘Bu ne?’

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: ‘O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?’

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: ‘Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?’

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

‘Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.’