Uzun zamandır beğeniyle takip ettiğim ilginç bir sosyal girişim var Düşün Taşın Kulübü isminde. Buluşmaları olsun, felsefeleri olsun oldukça etkileyiciyken, onlar bununla yetinmemiş olacaklar ki aynı anda çok sayıda kişiyi bir araya getirip onlarla birlikte kitap okuma etkinlikleri düzenleme fikrini uygulamaya koydular.

Koydular dediğime bakmayın, yeni değil bu haber, aylardır çok çeşitli yerlerde yaptılar bu kitap okuma etkinliklerini.

Bir tanesine de ben katıldım, Boğaz Köprüsü’ndeki Avrasya Maratonu’nda gittik köprünün orta yerine oturup kitap okuduk. Tahmin edeceğiniz üzere amaç orada kitap okumaktan öte bir mesaj vermek. Gelişmiş ülkelerde metroya binen her iki insandan birinin elinde kitap varken bizler cep telefonlarımızla oynuyor isek bu mesaja gerçekten ihtiyacımız var demektir.

Düşün Taşın Kulübü’nün şimdi iki hedefi var. Büyük hedef 13 Haziran 2010’da 15.000 kişi ile bir stadyumda Guinness Rekorlar Kitabı’na girme denemesi. Denemenin adı : Dünyanın En Yüksek Katılımlı Kitap Okuma Etkinliği.

O projeye ben de çok inanarak ve heyecan duyarak hazırlıyorum kendimi. Muhtemelen de o 15.000 kişiden biri olacağım.

Ancak gelelim öncesine, tabii böyle projeler bir kerede olmuyor. Denemeler yapmak lazım, hazırlanmak lazım, değil mi?

Ama dedik ya, bu dernek başka bir dernek, bir acayip dernek bu dernek.. Büyük projeye hazırlanırken yaptıkları denemeler de çılgınca. Hazırlık değil, bu denemelerin her biri birer proje.

Sadede gelelim, sizi 21 Şubat 2010’da Bayrampaşa Spor Kompleki’nde yapılacak 1000 kişilik bu kitap okuma etkinliğine davet ediyorum. Ben orada olacağım, beklerim.

Yer : Bayrampaşa Spor Kompleksi

Tarih: 21 Şubat 2010 Pazar

Saat :12:00-14:00

İletişim : 0535 264 94 03

dusuntasin@dusuntasin.net

www.dusuntasin.net

Birinci bölümde Nasuh Mahruki ile tanışma sürecimizi anlattım kısaca. Gelelim tırmanışın devamına;

Astoria Caffe Nero’da planlanan buluşma, ortamdaki yüksek ses nedeniyle ve konuğumuzun da ricasıyla mekan değişikliğine uğradı. Yeni adres AKUT’un Genel Merkezi oldu.

Keskin ve şaşırtıcı bir profesyonellik tanımıyla başladı Mahruki sözlerine. Kararlı, net bir profil çiziyordu.


Sordum : Hırslı mısınız?
Cevapladı: Hayır, kararlıyım!

Kendisini motive eden şeyin ne olduğunu sorduk. Hedefler! dedi.

Her şeyden önce insanın kendisini iyi tanıması gerektiğine defalarca değindi. Öyle ya, en büyük eksiklerimizden biri değil mi? İşimizi, okulumuzu, eşimizi kendimizi iyi tanıyarak mı seçiyoruz? Yoksa bizim için bizden daha iyisini bilenler tarafından dayatılan, önerilen ve sunulanlarla mı?

O, kendisini iyi tanımayı bilmeliydi, yoksa tırmanışı tamamlayıp tamamlayamayacağını kestiremeyebilir, yarı yolda kalabilirdi. Kısacası ölebilirdi.

Biz ise kendimizi tanımadan yola çıkarsak ya da yola devam edersek, belki ölmeyeceğiz. Ama mutlu olmamız da, gerçek potansiyelimizi ortaya çıkartmamız da, dünyada iz bırakmamız da hayallere kalacak.

Sizce hangisi daha acı?

Ekibini ödüllendirme yöntemleriyle ilgili bir soru geliyordu ki, sert bir darbeyle soruyu ikiye böldü Nasuh Mahruki. “İnsanları hedeflerle motive edebilirsiniz, biz hiçbir arkadaşımıza maddi, manevi ödüllendirmede bulunmuyoruz”  dedi.

Liderlikten bahsetti ve kendisinin çocukluğundan beri bulunduğu her ortamın doğal lideri olduğunu anlattı. Lider olunur mu doğulur mu? Sorusuna yaşanmışlıklarla dolu bir cevap!

Sordum, “liderlik nedir ve lider kimdir?”. Cevapladı: “Eğer bir ortamda benden daha iyi liderlik yapacak biri yoksa, hemen kolları sıvarım ve oranın lideri olurum, eğer benden iyisi varsa, ona tâbi olurum”. Alın size hem lider, hem de ekip olmanın tek cümlelik formülü!

Rol modelini sordu bir arkadaşımız ve beklediğim cevabı verdi: Hiç kimse! Sadece hedeflerim!

“Ben o sanatçının, bu futbolcunun, şu kadının, bu adamın hayranı olacak biri değilim, hiçbir zaman da olmadım”.

Kendini düşünen iki birey arasında bir taraf kazanır, bir taraf kaybeder. İki tarafın da kazandığı ortamlar vardır, buna da “kazan-kazan” denir. Ama bir de Nasuh Mahruki’nin çizdiği profil vardı ki; işte buydu bu ülkeyi doğru yöne götürecek olan.

“Kazan, kazan, kazandır!”

Örneği de hazırdı, biz onunla sohbet etmeye gitmiştik, liderlik ve profesyonellik konusunda biz birçok şey kazandık. O bizimle konuşarak, teknoloji, sosyal medya, iletişim konularında kazanımlar elde etti. Aramızdaki arkadaşlarımızdan birçoğununu o toplantıdan AKUT gönüllüsü olarak çıkmasını saymıyorum bile. Ve bütün bu paylaşımlardan, birlikte güçlenerek yapılacak olan işlerden Türkiye kazanacaktı. İşte size; kazan, kazan, kazandır!

Nasuh Mahruki’den öğrendiğimiz çok şey oldu, onun da Buluştrend katılımcılarından öğrendiği birçok şey oldu. Bana da bu organizasyonun organizatörü olarak “iyi bir iş yapmanın saadeti” ve gururu kaldı.

Kendisi ile işimiz daha bitmedi elbette, umuyorum ki yakında yeni güzel haberler verebileceğim sizlere.

Oraya gelerek kaliteli sorularla inanılmaz dolu bir atmosferi meydana getiren ve bu sorularla sohbetin rotasını belirleyen harika insanlara teşekkür ediyorum.

Elbette bize hem konuk olan, hem de ağırlayan Sevgili Nasuh Mahruki’ye sonsuz teşekkürler.

Ayrıca bloglarında bu etkinliğe yer veren sevgili Uğur Özmen, Fatmanur Erdoğan, İpek Aral Kişioğlu, [Cihan Kaloğlu [1][2], Yıldıray Ataş ve Berna Mutlu Aytekin’e teşekkür ediyorum. Kendileri de çok farklı açılardan ilginç deneyimler aktarmışlar.

Bakalım bir sonraki tırmanışımız hangi dağa olacak.

Sevgi ve saygılarımla
Ömer Ekinci
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA

DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA
DIGITAL CAMERA

Her şey köprü trafiğinde başladı. Bir yandan da dur-kalklarla ilerlemeye çalışırken, diğer yandan 4. Buluştrend’e ne farklılık katabilirim acaba diye düşünmeye başladım. Neden bu ay farklı bir konuda başarılı birini davet etmiyorduk ki? İsteyenin bir yüzü kara dedim ve aklıma gelen ilk ismin e-posta adresini aradım cep bilgisayarından. Adresi bulmuştum.. Hemen e-postayı yazmaya başladım. “Sevgili Nasuh Mahruki…” diye başlayıp  Geliştrend’i ve Buluştrend’i anlattım.

Henüz köprüyü geçmemiştim ki, cevap geldi

Merhaba,

Uygun bir zaman ayarlayalım, bu tür bir görüşmeden ben de keyif alırım.

Sevgiler,

Nasuh

Altında da cep telefonunun numarası bulunan bu epostayı alır almaz da aradım. Biraz da telefonda anlattım konuyu. Karşımdaki kararlı, sakin ama asla burnu kaf dağının (bu aynı zamanda kendisinin tırmanmadığı tek dağ! –şimdilik-) ardında olmayan Nasuh Mahruki kabul etti teklifimi.

Günler birbirini kovalarken, 13 Şubat sabahına ulaştık. Tereddüt içindeydim, “ya gelmezse?” Ne diyecektim insanlara? Bir ara riski azaltmak içinbir benzerini bulmayı bile teklif etti zihnim, ancak kabul etmedim! Kendisine bir hatırlatma mesajı gönderdim, cevap anında geldi. “Sorun yok, geliyorum”.
Gerçekten de tam vaktinde Buluştrend’i gerçekleştirdiğimiz Astoria Caffe Nero’nun kapısından içeri girdi. O an Buluştrend’de olan herkesin, karşılamakta olduğum bu beyefendiye baktığını hissettim. Güzel duyguydu, itiraf etmeliyim.

Bu mağrur, keskin bakışlı, sert mizaçlı dağ tırmanışçısı bir dağ oluvermişti ve artık biz onun profesyonelliğine, liderliğine, karar verme becerisine tırmanmaya başlamıştık…   Tırmanışın devamı mı?

Buluşmayı ve bu tırmanışın devamını sonrasını ayrı bir yazı olarak yazmak istiyorum, çünkü bu kadarı bile satır aralarını iyi okuyabilenler için önemli noktalar arz ediyor.

bulustrend2

2. Buluştrend Buluşması 12 Aralık Cumartesi Astoria Caffe Nero’da

Birincisini zor şartlar altında, ağır yağışlı bir günde gerçekleştirdiğimiz, buna rağmen 50 kişiye yakın bir katılımla amacına fazlasıyla ulaşan Buluştrend’in ikincisini Aralık ayı’nın ortalarında, 12 Aralık Cumartesi saat 15.00’de gerçekleştireceğiz.

Cumartesi ve öğleden sonra olması nedeniyle ve kaliteli katılımıyla ilk buluşmaya gelen değerli katılımcıların beğenilerini kazanan Buluştrend’de bu ay yine Geliştrend Yazarları, sektörün önde gelen girişimci ve yöneticileriyle buluşacak, genç girişimci ve girişimci adayları da akıllarındaki soruları konularının uzmanlarına soracak.

Aynı zamanda yeni iş bağlantıları kurmak için de iyi bir platform olmasını istediğimiz Geliştrend Buluşmalarını kaçırmayın.

facebook_32Facebook Etkinlik Sayfası :

caffeeeee

“Yükselirken üzerine bastığın ve yanından geçtiğin insanlara dikkatli bak, düşerken yine onları göreceksin”

mountain_climb

Tabiatın kanunu bu, her yükselişin bir düşüşü var. İş hayatı her ne kadar savaş ise de bu savaşı kendinizle yapın, düşman kazanmayın.  Hayatta kalmak için öldürmek yalnızca vahşi doğada geçerlidir, unutmayın.

İnsan kazanmak her zaman için para kazanmaktan çok daha değerlidir. Çünkü parayı da insandan kazanıyoruz ve insanı kazanırsak, evet, parayı da kazanırız, çünkü insanı kazanmak için ona değer vermemiz ve ona değerli olanı layık görmemiz, ona fayda sağlamamız, onun da bunun karşılığı ödemesi anlamına gelir.

Bu denklem, insan kazanın ki onu kolay söğüşleyebilesiniz demek değil. Zaten iş hayatında amaç para da değil :)

İş hayatında amaç, başarı kazanmaktır, satış başarısı, büyüme başarısı, ciro başarısı, kârlılık başarısı, üretim başarısı, inovasyon başarısı.. Dikkat edin hepsi size para kazandıran şeyler değil mi? Dolayısıyla para da bizim başarımızın sayılabilir olmasını ve karşılıksız kalmamasını sağlayan bir değer. Yani bir cetvel..

Ne yaptık? İnsan kazandık ve onu salt para kasası gibi görmekten vazgeçtik.. Son olarak?

Rakibinizin elinden müşteri de alsanız, çok önemli bir ihaleyi, o ihale kendisi için son şans olan bir şirketin elinden de alsanız, ona iyi davranın! Rekabetiniz asla rakibi öldürmek için olmasın, rakibiniz ne kadar iyiyse, siz de o kadar iyiden biraz daha fazla iyi olmak zorunda olacaksınız çünkü!

Tekrarlıyorum!

“Yükselirken üzerine bastığın ve yanından geçtiğin insanlara dikkatli bak, düşerken yine onları göreceksin”

İstanbul Ticaret Odası ve Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği işbirliğiyle gerçekleştirilen Uluslararası Girişimcilik Kongresi kapsamında aralarında benim de bulunduğum 7 genç girişimciye Ulaştırma Bakanı Sn. Binali Yıldırım tarafından Yılın Genç Girişimcisi ödülü verildi.

Benim için ne kadar büyük gurur olduğunu anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Böyle iddialı bir ünvana sahip ilk ödülümdü. Layık gören değerli yöneticilere çok teşekkür ediyorum. Ödülü takdim eden, aynı zamanda kendisi de benim gibi Erzincan’lı olan Ulaştırma Bakanı Sn. Binali Yıldırım’a da teşekkür ediyorum. (Bu arada ödülün hemşehri kıyağı olmadığına yemin edebilirim) :)

omer-ekinci-girisimcilik-odulu-1

omer-ekinci-girisimcilik-odulu-2

omer-ekinci-girisimcilik-odulu-3

Akın Bey, Türkiye’nin kendi döneminin en büyük haritacılarından biriydi . 25 yıllık harita mühendisi ve 150 kişilik harita mühendisi kadrosuyla 1998 yılında Türkiye’nin en büyük haritacılık şirketi olmuştu. Dünyanın da sayılı şirketlerinden biriydi şirketi.

En son teknolojileri hemen uygular, yeni çıkan cihazlar ilk olarak Türkiye’ye gelirdi.

Yönetim kurulu başkanı olduğu şirkette sadece bilgisayar başında çalışan harita mühendisleri yoktu, arazide çalışan ve tenleri toprak rengine çalacak kadar güneşte yanmış yüze yakın personeli vardı.

Akın Bey; her çalışanıyla tek tek ilgilenirdi desem ne de klişe olacak değil mi? Öyleyse okumaya devam;

emiÇaycı Kadir Efendi ile karşılaştığında ihtiyar anasının, babasının sağlığını sorar önce, sonra da hayta oğlunun adam olma emareleri gösterip göstermediğini öğrenirdi. Yok, göstermiyorsa “getir bir daha konuşayım” derdi.

Teknisyenlerden Gökay’la sekreterlerden Zehra’yı evlendirmişti ve Gökay’ı görünce hemen gelin hanımı sorardı. Fenerbahçe yenilmişse hele, Gökay kaçacak delik arardı koyu Galatasaray’lı Akın Bey’den.

Trabzonlu Hasan’la Karadeniz ağzı kullanarak konuşur, “Uyy Hasan, nereyesun” diye çağırırdı telefon açıp.

Sekreterler, muhasebeciler, şoförler, teknisyenler, müdürler, müdür yardımcıları, özel kalem müdürü.. hepsinin özel yanlarını, yönlerini bilirdi ve her biriyle “farklı” bir diyaloğu vardı.

Rastgele bir çalışanı çevirip sorun, “Benim Akın Bey ile çok farklı ve özel bir diyaloğum vardı, beni bütün çalışanlarından ayrı sever, ayrı tutardı” derdi.

Ve tuhaf ki bütün çalışanları aynı şeyi söylerdi :)

Bütün çalışanlarını “bir” tutar, ama hepsine “biricik” hissettirirdi. Şimdi sevgili patronlar, yöneticiler.. Kaçımız çalışanlarımızın kişisel özelliklerini, çocuklarının okuldaki durumlarını, Cimbom’lu mu fenerli mi olduklarını biliyoruz?

Çalışanlarınız size ve şirketinize bağlı olsunlar, menfaat çelişkilerinde bencilce bakmasınlar istiyorsanız, şirketiniz onlar için özel olsun istiyorsanız, önce onların sizin için özel olduğunu hissettirin.

Akın Bey’e ne mi oldu? 2005 yılında, bir sabah gün doğarken Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde bir projeye koşarken bir trafik kazasıyla rahmetli oldu.

Akın Ekinci..

Amcamdı..

Murat Dural bir gazi. 2001 yılında vatani görevini yaparken kangren olan iki ayağını birden kaybetmiş. Ayaklarını kaybetmiş ama umudu durmak bilmemiş. Yerli, yabancı birçok spor kulübüne mektuplar yazmış. Bu mektuplara iki kişiden cevap almış. Biri Aziz Yıldırım. Aziz Yıldırım, oldukça maliyetli olan silikon protezlerin hazırlanması ve özellikle Murat için çok anlamlı bir jestle Alex de Souza’nın ayak kalıplarını çıkartarak protezlerin bu kalıptan çıkartılmasını sağlamış. Murat şimdilerde yürüyor. Hem de dışarıdan bakıldığında Murat’ın engelli olduğuna dair hiçbir iz yok.

İlk cevabı Aziz Yıldırım’dan aldı demiştik. Peki ya ikinci cevap?

Adı : Rick Parry.. Liverpool Kulübünün Yönetim Kurulu Başkanı. Duygu dolu bir mektupla Murat’a, ellerinden gelen herşeyi yapmaya hazır olduklarını söylemişler. Ve altına şunu yazmışlar .. You will never walk alone!

Sadece bir slogan olmadığını nasıl da ispatlıyor öyle değil mi? Asla yalnız yürümeyeceksin..

Murat asla yalnız yürümeyecek, çabalayınca nerelere ulaşılabileceğini gösteriyor. O bir girişimci.. Kimileri çok kazanmak için girişimci olur, kimileri fikirlerini hayata geçirmek için, kimileriyse sadece adım atabilmek için. O, hem de iyi bir girişimci.

Ve Liverpool. Köklü Liverpool damarlarına kadar işlemiş bir kültürü nasıl da içine sindirdiğini gösteriyor. Elinizden geliyorsa saygı duymayın, mümkün mü?

Son olarak, Türkçe “You will never walk alone”..

Hayatın yollarında
Güneşin ışıkları da vardır yağmur da
Güller de vardır dikenler de..
Kahkaha da sancı da
Kilometrelerce yürürken
Çok sert dağlar da çıkar önüne
Çöller ve çok derin vadiler de.
Bazen çok hoştur yürüyüş.
Bazen fırtınalar eser..
O fırtınalı yollarda
Mucizeler de vardır korkular da.
Sevgiyle coşarsın hep
Bazen göz yaşların damlar.
Bazen eğilirsin bazen geriye düşer.
Hatalar yapılmak içindir
Dersler öğrenmek için.
Ama istiyorum ki hiç unutma..
İstiyorum ki hep bil..
Asla yalnız yürümeyeceksin.
İnandığın sürece!..

1969 doğumlu kısa boylu sempatik ve komplekssiz bir adam. Tüm çalışanları gibi boynunda bir personel kartıyla dolaşan, kendisi için “Patron olamadık daha, olsak olsak patroncuk oluruz” diyebilen bir adam.

Milyar dolara yakın bir servete sahip olup da girişimci olan kaç kişi tanıyorsunuz? Peki 1933’de kurulmuş ve devletin resmi havayolu olma özelliği taşıyan bir şirkete rakip olabilecek kadar cesur biri var mı çevrenizde?

Ali SabancıAli Sabancı.. Kısaca tanıyalım : 1969 yılında Adana’da Şevket Sabancı’nın ikinci çocuğu ve en küçük oğlu olarak dünyaya geldi. 1987 ile 1991 yılları arasında Medford, Massachusetts, ABD’de bulunan Tufts Üniversitesi’nde ekonomi ve siyasal bilgiler hususunda eğitim aldı. Morgan Stanley & Co. Inc. şirketinde finansal analiz olarak 2 yıl çalıştı. 1993 yılında New York’taki Columbia Business School’a başvurdu, ve 1995 yılında uluslararası finans üzerine yüksek lisansını tamamladı. Sonra Sabancı Holding’e döndü, sonra babası ve ablasıyla birlikte holdingden ayrılıp kendi şirketlerini kurdular. Uçuk fikirleri ve uçak sevgisi de Ali Sabancı’ya Pegasus’u kurdurdu.

Pegasus serüveni, sektöre farklı kavramlar ve yenilikçi bakış açıları katmaya devam ededursun bugünlerde Ali Sabancı bana “reklam yapmanın” esaslı ve farklı bir yolunu hatırlattı.

Bugünlerde en çok konuşulan konusu 3G ve aynı zamanda en büyük reklamveren de 3G hizmeti sunan şirketler olunca, onları sürekli ekranlarda görmek hiçbirimizi çok fazla şaşırtmadı.

Ama çuvallarla parayı taşımaya kamyon tutan ve bu kamyonları dev medya şirketlerinin muhasebe bürolarının kapısına çeken markalar, reklamın ancak “parayı bastırıp” yapılabileceğini söylerken Ali Sabancı genç girişimcilerin kulağına farklı şeyler fısıldıyordu.

Deli misiniz siz, reklama tonla para vereceksiniz? İşi bileceksiniz, işe gitmeyeceksiniz, aman ha! Kafayı kullanın..”

Bakın bir dünya devi prime-time’da defalarca dönen bir reklam filmi hazırlatıyor ve başrolde bu uçuk adam ve uçakları oynuyor.

Bravo Ali Sabancı, bravo! Parayı basarım, reklamın alâsını yaparım demediğin için, iş adamının ilk harekete geçecek yönünün zekâsı olduğunu kanıtladığın için.

Vodafone açısından bakarsak çok parlak bir reklam olmadığı bir gerçek. Rahmetli Sakıp Sabancı’yı reklamınızda oynatmakla Ali Sabancı’yı oynatmak arasında büyük fark var. Çünkü Ali Sabancı iş ve ekonomi çevreleri dışında halka çok yakın bir isim HENÜZ değil. Gazetelerde çoğu zaman görüyor olsak da halkımızın gazete okuma oranı da Vodafone’u haklı çıkaracak ölçüde değil.

Eğer uçaklarla 3G+ hizmeti arasında bir bağ kurmayı amaçladığını ve bunu başardığını düşünüyorsanız, şunu söylemek isterim. Henüz 3G+ pazarı oluşmamışken, insanlar “nedir bu 3G?” sorusunu sorarken “en hızlı 3G bizim 3G” cevabını vermek için sizce de erken değil mi?

İşte Ali Sabancı’dan Vodafone reklamlarında oynamasının bana düşündürdükleri.. Siz ne düşünüyorsunuz?

Herşey siyahi bir adamın, dünyanın tepesindeki koltuğa yürümesiyle başladı. Koltuğa attığı hiçbir adım, kendisini adım adım izleyen şaşkın gözlerde umut yeşertmedi. Eyaletler bir bir düşerken satrancın siyah karelerine, beyaz taşları ittiren beyaz eller, bir süre sonra sağa, sola sallanarak veda edeceğini bilemiyorlardı.

Siyah adam beyaz bir tahta kurulduğunda birden gelen üşüme gibi insanlığı bir titremedir aldı. Herkes kendini yeniden konumlandırdı, artık sadece beyaz taşlar, siyah taşları devirmiyordu. Herkes yeniden ayak hizasına baktı ve kendini yeniden konumladı.

Dünyanın dengeleri değişiyorken, bu rock yıldızı olmayan ama bir o kadar popüler adam,  karısıyla California’da bir akşam yemeğine korumasız, sade ve gülümseyerek gidebiliyordu. 

Bindiği elektronik aletlerden düşmüyordu da, şaşılacak iş! Elinde Blackberry, tribünlere oynamadan tribünlere konuşuyordu. 

Rahat, sallana sallana, elleri ceplerinde yürüyen kepçe kulaklı bir dünya lideri de olabilirmiş, vakur ve etrafında kara gözlüklü uzun paltolu adamlar olmadan yürüyemeyen benzerlerinin aksine.

Ve günler birbirini kovaladı. Dünya, yeni galaktik duruşa alışmaya başladı. Siyah adam, gitgide “Mr. President” olmaya başlıyordu. 

Ve ticaret simsarları, ve cin fikirli reklamcılar, siyah adamı keşfetti. Bir de baktık ki heryerden Obama çıkmaya başladı.

1- Türkiye’nin en güçlü bankası Garanti, reklamlarında konuyla direkt bir bağlantısı olmadığı halde Obama’nın bayat bir taklidini konumlandırdı. Yeni kredi paketinin tanıtıldığı reklamdan akıllarda sadece maket Obama’nın “Gurrantiyy” deyişi kaldı. Ayrıca kredi oranının ne kadar iyi, ne kadar avantajlı olduğuyla kimse ilgilenmedi.

2- 1 sene kadar önce “Jean Amerika’nın şalvarıdır” diyen DeFacto markası, Obama Ekonomisinden nemalanmak için kampanya sloganını güncelledi. “Jean, Obama’nın şalvarıdır”. Evet, dikkati çeken, çarpıcı bir slogan olmuştu ama bu konunun Obama neresindeydi?

3- Bugün Friendfeed’de paylaşılmış bir görselde siyah, yuvarlak çikolataların üzerinde “Obama / Kestaneli” yazısı göze çarpıyordu. Türklerin pratik ve ticari zekası olarak kısaca açıklanabilen ama aslında detayında “bir trendin etinden, sütünden, derisinden ve gerisinden faydalanmak”tan başka birşey olmayan, basit bir espriden ibaret olan hareket olarak hafızalarımıza konuk oldu.

4- Yerel seçimlerde İstanbul’da çok önemli bir ilçenin, iktidar partisine mensup belediye başkan adayının seçim sloganı “OBAMbaşka” idi. Web sitesi adresi olarak da bu fikrin sahipleri www.obambaska.com’u tercih etmişti.

Bir trend, tüm dünyayı ilgilendiren bir ülke lideri ve bir magazin hikayesi. Acaba trendleri reklama ve ticari gelire dökmek için, popüler bir isim yeterli mi? Hikayesinin hikayenize uygun olup olmamasının hiç mi önemi yok? 

Bunca hikaye arasında Bay Obama’nın herkesi şaşırtan bir kararlılıkla dünya merdivenlerini üçer beşer tırmanmasından, -beğenin/beğenmeyin, kabul edin/etmeyin- dünyanın lideri olmasına uzanan yolculuğundan ve “Bir hayalim var” söylemini “hayalimi gerçekleştirdim”e çevirmesinden hiçbir emare yok. 

Demek ki hikayenin özüne bakamıyoruz. Demek ki siyah adamın hikayesinden gerekli dersi almamışız. Otur! Sıfır!