Karda, Buzda Düşüp de Kariyerinizi Kırmamanın 10 Altın Kuralı

Birinci hikaye; Hava soğuk ve karlı, yerler buzlu ve kaygan. Bugünlerde insanları gözlemliyorum da gördüğüm manzara ilginç, her gün en güzel kıyafetleriyle en gösterişli yürüyüşleriyle ofisine giden hanımlar, beyler lahana gibi sarınmış bir şekilde ofislerine varmaya çalışıyorlar. Onları görünce penguenlerin neden öyle paytak paytak yürüdüğünü de anlamak zor değil.

İkinci hikaye; üniversiteden yeni mezun genç arkadaşlarla ilgili. Kariyerleriyle ilgili haklı olarak kaygı içindeler. Kartvizitlerinde yer alacak şirketlerin, çok bilinen, annelerinin kısır yerken, babalarının tavla atarken hava atabileceği şirketler olmasını istiyorlar. Haksızlar mı? Çevre baskısına bakarsak haklılar.

Genç bir arkadaşım kendi sektöründe çok iyi bilinen ve saygın bir şirket olan Desnet’te işe başladı. Kurumsal müşterileri olan ve endüstriyel işler yapan bir şirket olduğu için arkadaşları ve ailesi Desnet’i bilmiyordu. Genç arkadaşım kaygılarını şöyle sıraladı.

  1. Arkadaşlarım THY, Turkcell gibi şirketlerde işe başladılar ve bununla hava atabiliyorlar.
  2. Bu gibi şirketlerde çok iş yapmasalar da, iş tecrübeleri olmasa da çok iyi maaşlar alıyorlar.
  3. Ailem de büyük bir şirkette çalışmam için, Türkiye’nin dev şirketlerinde bir pozisyon bulmam için bana baskı yapıyor.

Koca koca şirketlerde, kurumsal hayatın kurallarının işlediği dev plazalarda çalışmanın hiç kuşku yok ki artıları da eksileri de var. Şimdi gelelim hikayeyi birleştirmeye

İş hayatına başlarken büyük şirketlerde, yüksek maaşlar ve iyi imkanlarla başlamak havalar sıcakken en şık kıyafetlerle karizmatik yürüyüşlerle yürümeye benziyor.  Yani bahar aylarına..

Ama iş hayatında bahar ayları olduğu gibi kış ayları da var. Yerlerin buzlandığı dönemler, kar altında kaygan zeminde yürümek zorunda kalmak da var. İnsanların gerçek yürüyüşleri, gerçek donanımları işte böyle zamanlarda ortaya çıkıyor.  O artistik yürüyüşlere, en güzel kıyafetlere, yani iş hayatının bahar aylarına aldanıp zor koşullara hazırlanmayanlar,  tüm standartları yükseldikten sonra karlı zeminde çok daha sert düşüşlere maruz kalıyorlar.

Bazı önerilerim olabilir bu konuda, iş hayatına girerken arayış ne yönde olmalı ve parametreler ne şekilde olmalı? Bu sorulara cevaplar bulmaya çalışalım

  1. Maç 90 dakika, arkadaşlarınız ilk günden Türkiye’nin en çok istenen şirketlerinden birine girebilir, bu sizi psikolojik baskı altına almamalı, alırsa yanlış kararlar verebilirsiniz.
  2. Mümkünse kendi alanında iyi ama nisbeten küçük bir şirkette işi öğrenmeyi tercih edin. Çünkü kurumsal şirketlerde size işiniz dışında hiçbir iş öğretmeyecekler. (Hatta kimi yerlerde iş tanımınızda yer alan işleri bile zar zor öğrenirsiniz)
  3. Aileler kariyer konusunda en iyi niyetli düşmanınızdır. Sizin iyiliğinizi isterler ama sizin özelliklerinizi önemsemeden komşunun bankacı oğlu Orhan’a benzetmeye çalışırlar. Onlara kulağınızı tıkayabilmelisiniz adeta bir Sağır Kurbağa gibi
  4. İş ararken kendi becerilerinize uygun pozisyonları seçin, ne iş olursa olsun gireyim diye düşünmeyin. İleride mutlu olabileceğiniz bir işe girme fırsatınız olsa bile sizi işe alacak olan kişinin kafası karışacak, çünkü o kadar farklı ve o kadar alakasız işlerle dolu olacak ki CV’niz, izah edemeyeceksiniz.
  5. Akıllıca düşünüp ilk günden maaşa dayalı kararlar vermeyin. İlk şirket ilk göz ağrısıdır, 500 lira da alsanız 5000 lira da alsanız orada siz parayla ölçülemeyecek kadar önemli bir deneyim kazanacaksınız. Daha da ötesi, o şirketin şirket kültürüyle yoğurulacaksınız.
  6. Büyük denizin küçük balığı olmak yerine, kendi departmanınız dışında hiçkimsenin tanımadığı, sadece bordrolarda adı geçen ve sekreterin bile hatırlamak için listeye baktığı biri olmak yerine küçük bir şirketin önemli bir elemanı olmak çok daha fazla şey öğretir size. Örneğin satışçısınızdır ama sattığınız ürünün ithalatıyla da boğuşmanız gerekir ve bu süreçte dış ticareti öğrenirsiniz.
  7. Manevi tatmini düşünmeyin, sadece objeler üzerinden karar vermeyin. Şunu bile duydum bir arkadaşımdan “Bu şirket küçük, ben kravatlı bir iş arıyorum”. Kravatlı iş?
  8. Kendinize yatırım yapın, işin her bir kısmını öğrenmeye çalışın girdiğiniz yerde. “Bu benim işim değil” dediğiniz anda bittiniz. (Küsmece, darılmaca yok!)
  9. Nisbeten küçük bir şirkette çok emek vererek zaman içinde hissedar olma şansınız vardır, ama Coca-Cola’nın ortağı olamayacağınız bir gerçek. (Cola’nın sırrını ele geçirirseniz bilemem)
  10. Kalbinizi dinleyin, birileri için işe girmeyin, birilerinin keyfi için hayatınızı karartmayın.

 

Yorumlarınızı yazınız.

 

 

Yöneten herkesin dikkatle, satır satır okuması gereken öğütler. Çok yoruma da hacet yok esasında, buyurun Şeyh Edebalî’nin Osman Bey’e öğütleri:

Ey oğul! Beysin… * Bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül almak sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.


* Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.


* Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin. * Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın! Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. * Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. * Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.


* İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. * Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. * Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. * Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! * Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…


* Şu üç kişiye acı: (1) cahiller arasındaki alime, (2) zengin iken fakir düşene ve (3) hatırlı iken itibarını kaybedene. * Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.


* Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.


* En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. * Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.

* İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!

* Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. * Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.

* Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. * Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!
* Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

* Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez! * Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…

 



Üniversitelere konferanslara gitmeye başlayalı 3 sene olmuş, girişimcilik ödülü alalı ise 2 sene..

Üniversitelere gittiğimde bana ve diğer genç girişimci arkadaşlara bakışları görüyorum. Sanki dünyaları kurtarmışız, sanki onlarca dünya markası çıkarmışız gibi. Ama çocuklar ne yapsın? Onlara bu mesajı veren biziz.

Sevdik, ünvanları çok sevdik, şişirilmeyi çok sevdik, pohpohlanmayı, övülmeyi, alkışlanmayı çok sevdik. Birileri bize “oldunuz siz” dedi, biz de “evet, olduk galiba yahu!” diye havaya girdik.

Alphan Manas‘ın bir yazısında dediği bir cümle var. “Girişimci” değil “girişken” olmak demiş Alphan Ağabey, biz girişkenliği girişimcilik saymış olabilir miyiz acaba?

Şimdi bunu okuyunca birine taş attığımı düşünmüş olabilirsiniz. Hayır. Sözüm ben dahil olmak üzere bu sistemin ürettiği bütün balon girişimcilere.

Bizlerin bu kadar şişirilmesinin altında yatan birkaç ana neden var. Bunlar;

  • Popüler ve yenilikçi işler yapıyor olmamız.

  • Türkiye’deki eğitim sisteminin bir gence 25 yaşından önce hayata atılma olanağı vermemesi, askerlik, yüksek lisans derken bu gencin hayata 30 yaşında atılabilmesi ve bu yüzden 18′inde bir şekilde yola çıkmış bir genç “girişken”le aralarında kapatması zor bir makas oluşması, kısacası erken yola çıkanların kalburun üstünde kalması.

  • Balon girişimcilerin, ağzının iyi laf yapıyor ve kendilerini çok iyi pazarlıyor olması (muhtemelen Küçük Emrah’vari bir de hikayeye sahip olması)

  • Son yıllarda bir girişimcilik furyasının patlak vermiş olması, böyle bir ekosistemin oluşup ekosistemi oluşturacak elemanlara ihtiyaç duyması sonucu ortaya çıkan açık.

Aylardır düşünüyorum, gerçekten başarılı mıyız diye? Sanıyorum biz yola çıkmak konusunda başarılı olan ama bu başarısı yolculuğun tümüne yansımış gibi algılanan bir kitleyiz.

Eğer gerçekten Türkiye’de başarılı girişimciler, balon olmayan adamlar olsaydı, koskoca Türkiye taaa 2023′e 10 tane Türk dünya markası koymayı hedeflemezdi. Amerika Birleşik Devletleri bu kadar markayı 3 ayda çıkarırken, bizim 10 marka için 12 yıl beklememiz gerekecek. Ne üzücü?

Hadi bakalım aslan parçaları, hadi bakalım benim de içinde bulunduğum genç balon girişimciler. Neredesiniz? Türkiye’den çıkacak markalar lazım, dünyanın tanıdığı marka girişimciler lazım, neredesiniz? Konferanslardan, panellerden, daha yolun başında yazdığımız başarı kitaplarından fırsat bulup da çalışamıyoruz ki markalar yaratalım!

Kendimizi kandırmayalım, daha yolun başındayız. Körler ülkesinde tek gözlü kral olur misali bu ülkenin tek gözlü girişimcilik ödüllü gençleriyiz.

Ehven-i şer derler, kötünün iyisi yani; bizim genç girişimcilerimizin durumu da öyle.

Yani ben 20′li yaşlarda yaşıtlarımdan farklı olmak suretiyle başarılı sayılabilirim, hedefleri, hayalleri olan bir genç olmam bir farklılık ve farkındalık sayılabilir. 20′li yaşlarda istihdam yaratmak Türkiye gibi ekonomiler için önemli. Bir işlere girişmek, işler kurmak, şirketler kurmak o yaşlar için başarı sayılabilir hatta buna ödül de verilebilir.

Ama girişimcilik kurmak değil, başarmak olmalıymış aslında. Yola çıkmak değil, marifet başarıyla “varmakta”..

Maratonda koşuya önde başlayana vermiyorlar madalyayı, sonuna kadar koşup başarıyla ipi göğüsleyene veriyorlar.

Biz ise ne yaptık? Koşuya başlar başlamaz baktık ki önde koşuyoruz, koşmaktan çok zafer turu atar gibi bir hale büründük.

“Mış gibi yapanlar ülkesine hoşgeldiniz” demiştim bir yazımda, o cümlenin bir gün kendime döneceğini hiç düşünmemiştim, bana ve benim gibi girişimcilere, velhasılı başarılıymış gibiyiz, girişimciymiş gibiyiz.

Ortalarda çok görüneni başarılı zannediyoruz. Ancak ortalarda çok görünen en az işi yapan oluyor. İşler yoğunlaşınca insanın oraya buraya gidecek zamanı bile kalmıyor. Geçmişte koşa koşa gittiğim etkinliklere şimdilerde iş yoğunluğundan gidemeyince anlıyorum ki işin sırrı etkinlikleri ekmemekte değil, elde edeceğin ve eve götüreceğin EKMEKTE!

Başarı kaç gazeteye çıktığın, kaç plaket aldığın (Ki Eminönü’nde tanesi 30 TL’ye satılıyor), kaç fanın olduğu değil, finansallarla desteklenmiş sonuçlarda. Para kazanıyorsan başarılısın. Nokta!

 

Üzerinde tek bir tuş bulunan cihazların 40 tuşlu cep telefonlarını ezip geçtiği 2010′lu yıllara başlıyoruz. KISS yöntemi (Keep it simple, stupid! – Basit tut, sadeleştir) bütün endüstrileri sarmış durumda.

New York Times köşeyazarı David Pogue’nün 2006 yılında Monterey’deki yıllık TED Konferansındaki sunumunda şöyle diyor : “Basitlik Satar!”

Grafik tasarımcı John Maeda 2009′da sadeliğin kitabını yazdı ve adını “Basitlik Kanunları” koydu. Farklı zamanlarda bana 5 kez okutturdu bu kitabı Maeda.

Sadeleşme çağını heyecanla izliyorum. Basitliğin, sadeleşmenin bütün sektörlere, ekonominin ve hatta sosyal hayatın kılcal damarlarından hızla zerk edilmeye başladığını görmek için gözleri çok açmaya gerek yok. İnsana en uzak sektörlerde bile, son kullanıcıya ulaşmayan B2B tipi işlerde bile sadelik kazandıracak.

Aşağıdaki logolara baktığımızda hafif bir gülümsemenin yanında yarının bize neler getireceğini de görür gibi olacağız.

 

Guinness Rekorlar Kitabı ele her alındığında şöyle bir his veriyor : “Dünya yüz binlerce domino taşlarını , on binlerce legoyu birleştiriyor ve ortaya harika şeyler çıkarıyor. Ülkelerinin reklamını böylece yapıyor çünkü böyle çalışmalar dünyanın her tarafında gazetelerde, dergilerde yer buluyor. Ama biz Türkler emek ile yapılan, sabır isteyen, hayal gücü isteyen, beceri isteyen işlerde yeterince ve gereğince yer alamıyoruz.

Guinness’deki rekorlarımıza bakın, en büyük burun rekoru, gözden süt fışkırtma rekoru, en büyük ayak rekoru..

Bir bloga göz atarken gördüm, dedim ki paylaşayım da gözler süt fışkırtacağına emek görsün..

 

 


Muhtemelen duyuyor, bu yazıyı okuduğunuza göre görüyorsunuz da, o laptop’u kucağınızda tutmanızı sağlayan ya da yazı yazmanızı sağlayan estetik harikası elleriniz de yerli yerinde.

Benimle neredeyse yaşıt bir kadının, Sarah Churman‘ın videosunu izlediğimde donakaldım. Yaptığım diğer tüm işleri (bedenim, problemsiz çalışarak bana birçok işi aynı anda yapabilme lüksünü de veriyor zira) bıraktım ve oturup defalarca izledim. Videoda 29 yaşına kadar hiçbir sesi duymamış olan Sarah‘ın tıbbi müdahale sonucu ilk kez bir sesi duyuşuna tanıklık ediyorsunuz. Duyulan ilk ses, hem de öyle özel bir ses, özel birinin sesi, beklenen, özlenen birinin sesi değilken gözyaşları hücum ediyor Sarah’ın gözlerine..

Hiç ses duymadığınızı düşünün, sevgilinizin, annenizin, babanızın sesini, sözlerine vurulduğunuz o şarkının melodisini, su sesini, çaldığında heyecanla koştuğumuz kapının sesini, sevgiliden gelen mesajın telefona düşme sesini, bebeğinizin ilk “baba” deyişini, pencerenize kaçak yapılaşmayla yuvasını yapmış olan serçenin sabahları cıvıl cıvıl sesiyle verdiği “günaydın” tınısını duyamadığınızı..

Yaşamayı fazla büyütüyoruz aklımızda, mutluluğu henüz tanımadığımız tatlara yükledikçe, sabah yediğimiz sıcak ekmeğin bizi mutlu etme hakkını alıyoruz elinden.

Hep yarına öteliyoruz huzuru, “yarın” hiç gelmiyor. Dünün pişmanlıklarıyla bugünü harcıyoruz, dün çoktan bitmişken bugün de bitiyor.

En son ne zaman elinizi  incelediniz? Bugünün teknolojisinin bile performansının %1′ine ulaşamadığı o estetik harikasını göz hizasına kaldırıp, Parmak ve eklemleri oynattıkça ortaya çıkan o müthiş semazenî görüntüyü en son ne zaman izleyedurdunuz?

 

En son ne zaman hiç tanımadığınız ve belki de tanımayacağınız biri ya da birileri için bir şeyler yaptınız? Tanımadığınız birinin yaşadığı acı en son ne zaman yaktı yüreğinizi?

Sabah uyandığınızda güneşi size gösterdiği için gözlerinize, yataktan sizi doğrulttuğu için belinize, yüzünüze suyu çalan elinize, evden çıkıp işe gidebilmeniz için attığı adımlar için dünyanın en uyumlu,  en estetik çiftleri olan ayaklarınıza ve bacaklarınıza, sizi yanlış işlerden ve büyük zararlardan koruyan vicdanınıza, doğduğunuz andan itibaren bir saniye bile durmadan bütün vücuda kan ithalat-ihracatını hiçbir problem yaşamadan, gümrüklerde bekletmeden gerçekleştiren o kırmızı et parçasına, bütün kainattaki canlılardan farklı olmanızı ve sizden onlarca kat büyük yapıları ve canlıları yönetebilmenizi sağlayan aklınıza en son ne zaman teşekkür ettiniz?

Anneniz yine biraz daha merhametlidir, siz ona sarılmadan o size sarılır da, siz asıl babanıza en son ne zaman sarılıp “Babam, iyi ki varsın” dediniz?

Şikayetlerimizi sorsalar.. Çevremizden, ülkemizden, devletten, insanlardan, kapıcı Ahmet Abi’den, sürekli arabanızın arkasına park eden komşu Emre Bey’den şikayetlerimizi yazmak istesek iki ortalı harita metot defterini doldururuz değil mi bir çırpıda?

Peki ya ne zaman oturup şükretmeniz gereken şeyleri listelediniz? Ne zaman durduk yere gözleriniz yaşardı sahip olduğunuz şeylerin mutluluğundan? Hep daha fazlasını istiyoruz, öyle olmasa insan olmazdık ama daha fazlası için çaba gösterirken elimizde olanın tadını ne kadar çıkarabiliyoruz?

Bütün bunları düşündüren Sevgili Sarah Churman, sana binlerce kez teşekkür ederim. Aşağıdaki videonu gören gözler için değil, kalp gözü görenler için paylaşıyorum.

Kurumsallık yaklaşımına geçişte ilk adımlardan biri kurumsal hiyerarşinin belirlenmesi. Bu hiyerarşi belirlenirken ya da hiyerarşideki kademeler arasındaki ilişkiler belirlenirken ne kadar dikkatli olunması gerektiğini çok iyi anlatan bir karikatür paylaşmak istedim.

Buyurun buradan yakın, sizin şirkette siz hangi sıradasınız?

Ortaklık çok zor zanaat. Bunu herkes bilir. Ve hatta o kadar çok sayıda mükerrer hata görülüyor ki ortaklık kültürü ile ilgili, ortak olmayı düşünen insanların ortaklık kültürünü yaşamış ve sindirmiş deneyimli kişilerin kapısını çalmasında büyük fayda var.

Hem ailesi ile hem de dışarıdan birisi ile ortaklık yapmış biri olarak bu haddi kendimde buldum ve madde madde ortaklık nasıl yapılır, nasıl yapılmaz yazısı kaleme almaya çalıştım.

Başlıktaki cümleyi hiçbir zaman kullanmamak için, şirketten, müşteriden, aileden, iş fikrinden, gelir modelinden.. yani her şeyden daha önemli olan bu konuya kulak verin.

  1. Asla ve asla aynı iş kolunda uzmanlaşmış olduğunuz biriyle ortaklık yapmayın. Aynı okuldan, bölümden mezun biriyle –mecbur değilseniz- ortaklık etmeyin.
  2. İşe sadece parasını koyan bir sermayedar ortak borç veren densiz gibidir, ya düğünde ister ya bayramda misali tam işler büyüyecekken canınızı sıkar. Ayrıca işe katkısı da sadece banknotlarla sınırlıdır.
  3. Ortağınızla çok içli dışlı olmayın, sırılsıklam aşıklar bile bir süre sonra sıkılıyorken iki bıyıklı adamın birbirine yıllarca sevgi ve şefkat ile yaklaşmasını beklemenin sözlükteki karşılığı romantizm olmalı!
  4. Ailelerinizi çok görüştürmeyin, ev oturmasına gitmeyin, hele eşleri hiç görüştürmeyin! (Bunu  aynı kişiyle 50 yıl ortaklık yapmış bir duayenden dinledim, kesin çalışır!)
  5. Diyelim parayı buldunuz, şöyle cilalı bir arabanın zamanıdır dediniz. Aynı renk, aynı model, aynı özelliklerde alın. Şeytan azapta gerek!
  6. Haftada bir yemeğe çıkın ve birbirinize içinizde ne varsa kusun, o masada konuşun ve rahatlayın. Ortağınızda içinizde tuttuğunuz her bir kızgınlık, o ortaklıkları bitiren Ortaklık Canavarına atılan bir yiyecek parçasıdır.
  7. Mutlaka farklı konularda uzmanlaşmış olun, hatta uzmanlıkta ortak paydanız sıfıra yakın olsun.
  8. Biriniz finansı devraldıysa ve artık ortaksanız ara ara fikir alışverişinin dışında işine müdahale etmeyin. Eğer yanlış yapıyorsa bunu işine karışarak düzeltmeniz zor, hata sizin, yanlış ortak seçmişsiniz.. (Ama konu çok büyük değilse konuşularak halledilebilir)
  9. Paranın azı ve paranın çoğu ortaklıkları bitirir. O yüzden beklentileri en baştan belirleyin, örneğin şirket 1 milyon $ kazandığında ortaklardan biri kazancını sermayeyi arttırmakla ve şirketi büyütmekte kullanırsa ve diğer ortak bir Aston Martin alırsa yandı gülüm keten helva.
  10. Ortağınızla ilgili kusurları görmezden gelmeye çalışın, ona odaklanırsanız her şeyi kötü gelir gözünüze, unutmayın eşiniz de anneniz kadar iyi pilaki yapamıyor!
  11. Üsluptan çok konuya odaklanın konuşurken. Bazen saçma sapan bir konu sırf ortağın içinde biriktirdiklerinden dolayı çok büyüyebiliyor. Kendinizi mahkeme koridorlarında farklı duvarlara yaslanmış şekilde bulmadan önce karşınızdakinin anlattıklarına ve kendinizin de üslubuna dikkat edin.
  12. Ortak olacağınız kişinin 7, 17, 27 yaşlarına bir bakın. Geçmişine bir bakın, önceki projelerine bir bakın. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz, unutmayın, zamanla düzelir demeyin. Zamanla hiçbir şey düzelmiyor.
  13. Kendi işinizde mükemmel biri olabilirsiniz, şirketiniz mükemmel olabilir ama eğer ortaklar olarak uyumsuzsanız şimdiden bir bidon benzinle şirketi yakın, nasılsa ileride daha kötüsü olacak.
  14. Çalışanların, müşterilerin, arkadaşların, eşlerin dolduruşuna asla gelmeyin. Ortağınız hakkında 3. Bir şahıs ne derse desin “Benim ortağım öyle şey yapmaz” deyip konuyu kapatın, sonra gidip bakın bakalım ortağınız öyle şey yapmış mı, yapmamış mı?
  15. Ortaklığın kurulmasına karar verdiyseniz ve sağlıklı yürüyeceğine ikna olduysanız kulaklarınıza bir pamuk tıkayın ve kimseyi dinlemeyin. Herkes vesvese verecek, “senin ortak da tatillerde geziyor valla..” diyecek boş adam çok neticede.
  16. Her şeyi sözleşmeyle netleştirin, en baştan oturun konuşun. Kavganızı en başta yapın.
  17. Ortağınızın bir karakter ya da iş ahlakı hatasını gördüğünüzde o ortaklığı gözden geçirin ve kısa sürede bitirmeye çalışın.
  18. Ortaklığı bitirmeye karar verirseniz oturup her şeyiyle konuşup bölüşüp masadan öyle kalkın, iş sakıza dönmesin. Sonraki iş hayatınızda da karnınızda hep bir ağrıyla dolaşırsınız.
  19. Aile içi ortaklıklarda ortağınız ister dedeniz olsun, ister torununuz, o artık sizin ortağınız hiçbir zaman aile içi hiyerarşiyi şirkete taşımayın. Şirket hiyerarşisi aile hiyerarşisine paralel olabilir ama sırf kişi ailede ortağından yaşça büyük diye de şirket hiyerarşisinde daha yüksekte olamaz.
  20. Son kural, mümkünse ortak olmayın :) Değilse, en azından 30 yaşından önce ortak olmayın, ya da olun da görün!

 

brokenwindow

“Kırık Cam Teorisi” ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir çalışmadan yola çıkılarak geliştirilmiştir. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, fakir Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Sonuçta Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.

Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi ’sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki zengin ve beyazlar da olaya dâhil oldu. Birkaç dakika sonra otomobil kullanılmaz hale gelmişti. “Demek ki” diyordu Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek.  Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.

Teori basit. Şimdi de bu teoriyi iş hayatına uyarlayalım

Bir şirkette alınan kararların uygulanmasında açılacak en küçük bir istisna (Ki genelde bu istisna, bu karara imza atan patronun ta kendisi olur) kararın uzun vadede başarılı bir şekilde uygulanmışlığına zarar verir. Kararı atıl hale getirir.

Şirket içindeki tüm uygulamalar büyük bir ciddiyetle uygulanmalı. Ceza sistemi mi var? Elbette cezanın istisnai halleri, uygulanamayacağı durumlar olabilir. Ama bu durumlar bile doğru iletişimle hem söz konusu çalışana hem de bu çalışanla aynı pozisyondaki kişilere izah edilmeli. Aksi takdirde insanlar “Ceza var ama uygulanmıyor nasılsa..” diye bir boşvermişlik hali içine girer. Kısacası, iletişimi doğru yapılmamış her istisna sonraki seferler için emsal teşkil ediyor.

Diğer yandan müşterilere yönelik uygulamalarda, satış ve fiyat stratejilerinde de o ilk camı kırdırmamak gerekiyor. Bununla ilgili bir öneri: 500 TL‘lik bir ürünü kampanyayla 250 TL‘ye indirirseniz o ürünün psikolojik fiyatı artık 250 TL‘dir. Aynı kişiye ya da o kişiyle temas halinde olan başka bir kişiye bir daha 250 TL‘den satamazsınız. Aynı anlama gelse de “1 ürün alana 1 ürün hediye” kampanyası bile psikolojik olarak fiyatı 250′ye düşürmez.

Ya da bir müşterinize o günkü kargo firmasındaki aksilikten (Zira hep olur bu!) dolayı ürünü kuryeyle yolladıysanız, bir sonraki siparişte de kurye hizmetiyle almayı talep eder. İlk kurye gönderiminde açıklamanızı “Bu sefere mahsus, maliyetlerimiz el vermediği halde sırf sizin işiniz görülsün diye bu kez böyle yapıyoruz, bundan sonraki siparişlerde yine kargo ile göndeririz” şeklinde net bir biçimde belirterek bir sonraki talepleri için elinizi güçlendirirsiniz. “Ama biz açıklamasını yapmıştık” şeklinde.

Kısacası iş hayatında olsun, özel hayatta olsun “Bir kereden bir şey olmaz” mantığından kurtulmak gerekiyor. Bir kereden “çok” şey olur!

Gelecek haftaya Desnet bayilerine yönelik bir iftar hazırlığı içindeyiz. Bugünlerde arkadaşlarıma anlattığımda kimleri davet edeceğimi soruyorlar. “Müşterilerimizi, tedarikçilerimizi, rakiplerimizi..” cevabını tam burada gülümsemeyle durduruyorlar.

- “Yanlış söyledin Ömer”.
-  Niye ? Ne dedim ki ?
- E rakiplerimizi dedin?

Ben 10 yıla yakındır mobil iş çözümleri sektöründe iş yapıyorum. Rakiplerimiz o gün de aynıydı, bugün de aynı. Arada sektöre hızla girenler oldu ama onlar şimdi yoklar. Şirketlerinden ayrılıp kendi şirketlerine rakip olanlar oldu, ama onlar da şimdi yoklar..

Kim var  biliyor musunuz?

En baştan beri olanlar.. Rakiplerim ve biz..

Rakibimiz olan şirketlerin neredeyse tümünün sahibi benim 2 katım yaştalar. Yaşıma en yakın olanı 15 yaş büyük. Bu şirketler 10-15 milyon TL ciroya sahip şirketler bu arada.

Bizim rekabetimiz nasıl biliyor musunuz?

  • Başım sıkışsa gider kapılarını çalarım, gece yarısına kadar dertleşiriz.
  • Çalışanlar arası anlaşmazlık olsa bir telefon tüm sorunları çözer.
  • Müşterilerimizi rahatlıkla paylaşırız. Projeleri birbirimize açarız.
  • Aynı anda bir rakibimle aynı müşteriye teklif verdiysek aramızda konuşur anlaşırız. Hangimiz o işe daha çok emek verdiyse onda kalır.
  • Birbirimize ürün veririz, ürün alırız, maliyetleri açarız.. Destekleriz

Rakiplerimin her birini her ay mutlaka ziyaret ederim. Çayını içer, sohbetinden faydalanırım. Tecrübelerini dinler ilham alırım. Hatta beraber stratejik kararlar alır, beraber adımlar atarız.

2011′in iş dünyasında artık rakip demek düşman demek değil.

Esasında olay “dostuna yakın ol, düşmanına daha yakın ol” mantığı da değil.

Savaşır gibi iş yapmak insanları ve şirketleri bence çok yoruyor. Mantıklı kararlar veremiyor şirketler. Rakibinin hamlesine karşılık vermekten kendi hamlelerini geliştiremiyor. Rakibin yaptıklarını yapmaktan o hareketlerin doğru mu yanlış mı olduğunu analiz edemiyor.

Kötü rekabet şirketleri batışa sürüklüyor maalesef.

Bir örnek daha bizden, aynı markayı sattığımız bir rakibimizle dişe diş rekabet halindeydik. Doğal olarak bu rekabet satışını yaptığımız markaya yarıyor ve bu da her daim üreticinin kazandığı anlamsız bir yarışa dönüştürüyordu işi.

Uğruna düello yaptığımız kız da güzel olsa bari! Pazar payı %2 olan bir arzda tıkanıp kalmıştık.

Sonra bu rekabet ve verimsiz savaş beni öylesine boğdu ve yordu ki oturup stratejik bir karar aldım ve pazardaki pazar payı en büyük olan iki markayı da portföyümüze kattık.

Bir anda ne oldu biliyor musunuz?

İşler 2′ye, 3′e katlandı. Bir anda yepyeni müşterilerle tanıştık çünkü bu müşteriler o önceki markayı tercih etmiyordu.

Sevgili hocam Ziya Boyacıgiller’in harika anlatımıyla anlattığı bir pazar genişletme örneği geldi aklıma. Blue Ocean Strategy (Mavi Okyanus Stratejisi)

Rekabetten kan ve revana bulanmış olan kırmızı okyanustan çıkıp rekabetin daha az olduğu alanlara yani mavi okyanusa geçme vaktidir.. Bir an önce hem de ..