Author Archives: Omer Ekinci

About Omer Ekinci

11.07.1980 Erzincan doğumlu.İstanbul Üniversitesi İşletme mezunu.2004 yılından beri Desnet Yazılım'da Satış Müdürü ve Infocus Media Görsel İletişim Hizmetleri'nde Kreatif Direktör olarak görev yapmaktadır.İstanbul Boks İl Temsilciliği Organizasyon Komitesi Üyesi, Mobilite Türkiye Platformu Mobiliturk Kurucu Başkanlığı, Türkiye Bilişim Vakfı üyesi, Türkiye Bilişim Derneği üyesi ve İstanbul Ticaret Odası Bilgisayar ve Yazılım Meslek Grubu Meclis üyesidir

Ataol Behramoğlu bir şiirine böyle başlıyor : Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var!

Blogların anlamı ve amacı da bu olmalı herhalde. Yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi yazabilelim diye.

Şimdiye kadar bir çok dernekte bulundum, yönetim kurulu üyesi olarak, kurucu üye olarak ya da katılımcı üye olarak. 4 sene üst üste Türk Boksu’na hizmet verdim. Son üç yılda da Young CEO Club’da Yönetim Kurulu Üyesi ve Düşün Taşın Derneği’nde üye olarak bulundum.

Eğer derneklerde, vakıflarda, sosyal sorumluluk projelerinde ya da ana şemsiyesi itibariyle sivil toplum turuluşlarında görev alacaksanız bilmeniz gereken çok önemli birkaç şey var.

  1. Bir yerlere gelmek, yükselmek için görev almayın,  onurlu bir yükseliş görevin alınmadığı, verildiği kurumlarda olur.
  2. Fayda yaratmaya çalışın, sürekli kurum içinde kendinizi pazarlayıp yaptıklarınızı satmaya çalışırsanız samimiyetinize inanç azalır.
  3. Herkesle iyi ilişkiler kurun ama çıkarınız için değil, yükselmek için değil, gerçekten onlarla aynı rüyayı gördüğünüz için.
  4. 3 yaşındaki çocukların bir görüşte iPad’i açıp istediği oyunu açmayı öğrendiği algılama ve zeka düzeyi düzlemindeyiz, övgü ile yalakalığı herkesin ayırt edebildiğini unutmayın, oradan ayrılmanıza mal olacaksa bile yalakalıktan uzak durun.
  5. Ama diğer yandan da yalakalık olarak algılanır diye de güzel bir şey yapanı da takdir ve tebrik etmekten geri durmayın. İkisi nasıl ayrılacak derseniz, onu sizin samimiyetiniz halleder :)
  6. Bir gün sizi de yaptıklarınızı da hatırlamayacaklar, buna hazır olun. STK’ların DNA’larında vefaya rastlanmamıştır. Ama derdiniz hatırlanmak değil de sadece o anda o işi yapacak gönüllü olmaksa bunu çok da dert etmeyin.
  7. Zaten vaktiniz kısıtlıysa bir de üzerine gaza gelip altından kalkamayacağınız görevlerin altına girmeyin. Bir süre sonra, hayatınızdaki dengelerde küçük aksaklıklar olduğunda kendinizin size “bütün bunları niye yapıyorum ki?” diyeceğini unutmayın. Mümkünse yapabileceğinizin biraz azı kadar göreve talip olun. Yarın işlerinizin bir anda yoğunlaşabileceğini unutmayın.
  8. Bir dernekte bir göreve hiç talip olmamış kişi, o göreve talip olup alıp %90′ını yapacak kadar emek verip sonra tamamlayamamış kişiden çok daha değerlidir. (Sadece derneklerde değil aslında hayatın genelinde böyledir). O yüzden eforunuzu doğru kullanın.
  9. Gözünüzün önünde birinin haksızlığa uğramasına asla müsaade etmeyin, bunu yapan derneğin kurucusu ya da başkanı da olsa kriz anlarında “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla giderseniz bir gün aynaya bakacak yüz bulamazsınız.
  10. Bir dernekteki ömrünüz de bir insan ömrü gibi aslında, başı olduğu gibi sonu da olmalı. Derneklerde bir kariyer ya da yükselme stratejisine inanmıyorum ama bir çıkış stratejisi olmalı. O derneğe haftada kaç saatinizi ayıracağınızı başta belirlemeniz gerektiği gibi kaç yıl sonra o dernekten ayrılacağınız da belli olmalı.
  11. Ayrıldınız, kovuldunuz ya da görev süreniz bitti mi? Üzülmeyin, hiçbirimiz bulunduğumuz koltuklara kazık çakmadık, her güzel şeyin bir sonu var. O bitişin hangi güzelliklerin başlangıcına gebe olduğunu bilebilir misiniz?

Türkiye’deki derneklerin birkaç özelliği de çıkıyor böylece ortaya, bunlara da hazırlıklı olun.

  1. Başkanlar genellikle sonsuza kadar başkanlık yapacaklarını zannederler.
  2. Oraya en iyi kendilerinin başkanlık yapacağı fikrinden nedense bir türlü vazgeçemezler. “Gelen gideni aratır” atasözü de iyi bir malzemedir onlar için.
  3. Başkan olmak isteyen ya da o dernekte daha önemli görevler almak isteyenleri kendileri için rakip olarak görmeye başladıkları anda gemi su almaya başladı demektir. Oysa o kişiler dernek için en iyi çalışacak kişilerdir.
  4. Dernek katılımcıları yani üyeler de “çevre olsun, çevre yapayım” mantığından bir türlü çıkamazlar. “Fayda üretmeye, topluma değer yaratmaya geldim” diyenine rastlamadım hiç. Aslında değer üretse, daha da kaliteli bir şekilde çevre üreteceğinden habersizdir.
  5. Haydi yatay bir yönetim anlayışından vazgeçtik, hiyerarşinin ya da ast-üst ilişkisine de razıyız deseniz de minik minik Osmanlı İmparatorlukcuklarıyla karşılaşacaksınız bir çok dernekte. Psikologların ve sosyologların “Tanrı sendromu” dedikleri sendromla karşılaşmanız an meselesidir bir çok dernekte.

Bunları sizleri derneklerden soğutmak için yazmadım elbette. Pek tabii bu anlattığım gibi olmayan dernekler, vakıflar, başkanlar, yönetimler ve üyeler vardı. Ama beklentilerinizi burada yazdıklarıma göre ayarlarsanız en azından hayal kırıklığına uğramazsınız.

Zira insan çokça emek verdikten, ismiyle özdeşleştirdikten sonra hayal kırıklığına uğrayınca güven duygusunu kaybedebiliyor içindeki.

Evet, Odaklanma ile ilgili benim ve yakınımdaki bir çok girişimcinin bildikleri bunlar, yukarıda okuduklarınız (ya da okuyamadıklarınız).

Hangi girişimciye sorarsanız sorun, mutlaka en az 3 projesi var, adeta Sn. Başbakan bu konuda da talimat vermiş gibi..

Odaklanmak mı odaklanmamak mı? İşte bütün mesele bu..

Soru sormak felsefenin de, satışın da, iletişimin de kökenidir. Doğru soru sormak iletişimin en önemli kriteridir. Sorunun doğru olması cevabın da doğru olabilmesini sağlamaktadır.

Zamanın birinde bir çiftçinin ineği fena halde hastalanmış. Elde yok, avuçta yok , evin tek geçim kaynağı olan inek için bütün ev seferber olmuş.

Evin reisi hemen koşa koşa komşu köydeki bir başka çiftçinin evine gitmiş, kapısını çalmış.

- Yahu Ahmet Ağa, senin ineğin de geçen yıl halsiz düşüp, beyaz beyaz lekeler çıkartmamış mıydı?
- Evet
- Hah, şimdi de bizimkisi aynından oldu, sen geçen sene ne yapmıştın ineği iyileştirmek için?
- X ilacını Y ilacıyla karıştırıp içirmiştim.
- Peki, sağ ol teşekkürler.

deyip aynı hızda evine dönmüş bizim gariban çiftçi. Hemen adamın dediği ilaçları tedarik edip büyük bir dikkatle karıştırmış ve içirmiş.

İneği, bir süre daha istirahat etsin diye bir süre daha yalnız bıraktıktan sonra tekrar yanına dönen çiftçi şoka uğramış.

Evin varı, yoğu, her şeyi inek çoktan ölmüş, yatıyor..

Koşarak tekrar çok bilen! komşuya gitmiş.

- Yahu sen bana şununla, bunu karıştırdım içirdim demedin miydi?
- Evet
- “E karıştırdım, içirdim, öldü?!” diye feryat edince komşu son darbeyi vuruvermiş

E, benimki de ölmüştü?…

 

 

 

 

Karda, Buzda Düşüp de Kariyerinizi Kırmamanın 10 Altın Kuralı

Birinci hikaye; Hava soğuk ve karlı, yerler buzlu ve kaygan. Bugünlerde insanları gözlemliyorum da gördüğüm manzara ilginç, her gün en güzel kıyafetleriyle en gösterişli yürüyüşleriyle ofisine giden hanımlar, beyler lahana gibi sarınmış bir şekilde ofislerine varmaya çalışıyorlar. Onları görünce penguenlerin neden öyle paytak paytak yürüdüğünü de anlamak zor değil.

İkinci hikaye; üniversiteden yeni mezun genç arkadaşlarla ilgili. Kariyerleriyle ilgili haklı olarak kaygı içindeler. Kartvizitlerinde yer alacak şirketlerin, çok bilinen, annelerinin kısır yerken, babalarının tavla atarken hava atabileceği şirketler olmasını istiyorlar. Haksızlar mı? Çevre baskısına bakarsak haklılar.

Genç bir arkadaşım kendi sektöründe çok iyi bilinen ve saygın bir şirket olan Desnet’te işe başladı. Kurumsal müşterileri olan ve endüstriyel işler yapan bir şirket olduğu için arkadaşları ve ailesi Desnet’i bilmiyordu. Genç arkadaşım kaygılarını şöyle sıraladı.

  1. Arkadaşlarım THY, Turkcell gibi şirketlerde işe başladılar ve bununla hava atabiliyorlar.
  2. Bu gibi şirketlerde çok iş yapmasalar da, iş tecrübeleri olmasa da çok iyi maaşlar alıyorlar.
  3. Ailem de büyük bir şirkette çalışmam için, Türkiye’nin dev şirketlerinde bir pozisyon bulmam için bana baskı yapıyor.

Koca koca şirketlerde, kurumsal hayatın kurallarının işlediği dev plazalarda çalışmanın hiç kuşku yok ki artıları da eksileri de var. Şimdi gelelim hikayeyi birleştirmeye

İş hayatına başlarken büyük şirketlerde, yüksek maaşlar ve iyi imkanlarla başlamak havalar sıcakken en şık kıyafetlerle karizmatik yürüyüşlerle yürümeye benziyor.  Yani bahar aylarına..

Ama iş hayatında bahar ayları olduğu gibi kış ayları da var. Yerlerin buzlandığı dönemler, kar altında kaygan zeminde yürümek zorunda kalmak da var. İnsanların gerçek yürüyüşleri, gerçek donanımları işte böyle zamanlarda ortaya çıkıyor.  O artistik yürüyüşlere, en güzel kıyafetlere, yani iş hayatının bahar aylarına aldanıp zor koşullara hazırlanmayanlar,  tüm standartları yükseldikten sonra karlı zeminde çok daha sert düşüşlere maruz kalıyorlar.

Bazı önerilerim olabilir bu konuda, iş hayatına girerken arayış ne yönde olmalı ve parametreler ne şekilde olmalı? Bu sorulara cevaplar bulmaya çalışalım

  1. Maç 90 dakika, arkadaşlarınız ilk günden Türkiye’nin en çok istenen şirketlerinden birine girebilir, bu sizi psikolojik baskı altına almamalı, alırsa yanlış kararlar verebilirsiniz.
  2. Mümkünse kendi alanında iyi ama nisbeten küçük bir şirkette işi öğrenmeyi tercih edin. Çünkü kurumsal şirketlerde size işiniz dışında hiçbir iş öğretmeyecekler. (Hatta kimi yerlerde iş tanımınızda yer alan işleri bile zar zor öğrenirsiniz)
  3. Aileler kariyer konusunda en iyi niyetli düşmanınızdır. Sizin iyiliğinizi isterler ama sizin özelliklerinizi önemsemeden komşunun bankacı oğlu Orhan’a benzetmeye çalışırlar. Onlara kulağınızı tıkayabilmelisiniz adeta bir Sağır Kurbağa gibi
  4. İş ararken kendi becerilerinize uygun pozisyonları seçin, ne iş olursa olsun gireyim diye düşünmeyin. İleride mutlu olabileceğiniz bir işe girme fırsatınız olsa bile sizi işe alacak olan kişinin kafası karışacak, çünkü o kadar farklı ve o kadar alakasız işlerle dolu olacak ki CV’niz, izah edemeyeceksiniz.
  5. Akıllıca düşünüp ilk günden maaşa dayalı kararlar vermeyin. İlk şirket ilk göz ağrısıdır, 500 lira da alsanız 5000 lira da alsanız orada siz parayla ölçülemeyecek kadar önemli bir deneyim kazanacaksınız. Daha da ötesi, o şirketin şirket kültürüyle yoğurulacaksınız.
  6. Büyük denizin küçük balığı olmak yerine, kendi departmanınız dışında hiçkimsenin tanımadığı, sadece bordrolarda adı geçen ve sekreterin bile hatırlamak için listeye baktığı biri olmak yerine küçük bir şirketin önemli bir elemanı olmak çok daha fazla şey öğretir size. Örneğin satışçısınızdır ama sattığınız ürünün ithalatıyla da boğuşmanız gerekir ve bu süreçte dış ticareti öğrenirsiniz.
  7. Manevi tatmini düşünmeyin, sadece objeler üzerinden karar vermeyin. Şunu bile duydum bir arkadaşımdan “Bu şirket küçük, ben kravatlı bir iş arıyorum”. Kravatlı iş?
  8. Kendinize yatırım yapın, işin her bir kısmını öğrenmeye çalışın girdiğiniz yerde. “Bu benim işim değil” dediğiniz anda bittiniz. (Küsmece, darılmaca yok!)
  9. Nisbeten küçük bir şirkette çok emek vererek zaman içinde hissedar olma şansınız vardır, ama Coca-Cola’nın ortağı olamayacağınız bir gerçek. (Cola’nın sırrını ele geçirirseniz bilemem)
  10. Kalbinizi dinleyin, birileri için işe girmeyin, birilerinin keyfi için hayatınızı karartmayın.

 

Yorumlarınızı yazınız.

 

 

Yöneten herkesin dikkatle, satır satır okuması gereken öğütler. Çok yoruma da hacet yok esasında, buyurun Şeyh Edebalî’nin Osman Bey’e öğütleri:

Ey oğul! Beysin… * Bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül almak sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.


* Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.


* Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin. * Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın! Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. * Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. * Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.


* İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. * Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. * Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. * Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! * Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…


* Şu üç kişiye acı: (1) cahiller arasındaki alime, (2) zengin iken fakir düşene ve (3) hatırlı iken itibarını kaybedene. * Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.


* Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.


* En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. * Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.

* İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!

* Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. * Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.

* Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. * Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!
* Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

* Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez! * Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…

 



Üniversitelere konferanslara gitmeye başlayalı 3 sene olmuş, girişimcilik ödülü alalı ise 2 sene..

Üniversitelere gittiğimde bana ve diğer genç girişimci arkadaşlara bakışları görüyorum. Sanki dünyaları kurtarmışız, sanki onlarca dünya markası çıkarmışız gibi. Ama çocuklar ne yapsın? Onlara bu mesajı veren biziz.

Sevdik, ünvanları çok sevdik, şişirilmeyi çok sevdik, pohpohlanmayı, övülmeyi, alkışlanmayı çok sevdik. Birileri bize “oldunuz siz” dedi, biz de “evet, olduk galiba yahu!” diye havaya girdik.

Alphan Manas‘ın bir yazısında dediği bir cümle var. “Girişimci” değil “girişken” olmak demiş Alphan Ağabey, biz girişkenliği girişimcilik saymış olabilir miyiz acaba?

Şimdi bunu okuyunca birine taş attığımı düşünmüş olabilirsiniz. Hayır. Sözüm ben dahil olmak üzere bu sistemin ürettiği bütün balon girişimcilere.

Bizlerin bu kadar şişirilmesinin altında yatan birkaç ana neden var. Bunlar;

  • Popüler ve yenilikçi işler yapıyor olmamız.

  • Türkiye’deki eğitim sisteminin bir gence 25 yaşından önce hayata atılma olanağı vermemesi, askerlik, yüksek lisans derken bu gencin hayata 30 yaşında atılabilmesi ve bu yüzden 18′inde bir şekilde yola çıkmış bir genç “girişken”le aralarında kapatması zor bir makas oluşması, kısacası erken yola çıkanların kalburun üstünde kalması.

  • Balon girişimcilerin, ağzının iyi laf yapıyor ve kendilerini çok iyi pazarlıyor olması (muhtemelen Küçük Emrah’vari bir de hikayeye sahip olması)

  • Son yıllarda bir girişimcilik furyasının patlak vermiş olması, böyle bir ekosistemin oluşup ekosistemi oluşturacak elemanlara ihtiyaç duyması sonucu ortaya çıkan açık.

Aylardır düşünüyorum, gerçekten başarılı mıyız diye? Sanıyorum biz yola çıkmak konusunda başarılı olan ama bu başarısı yolculuğun tümüne yansımış gibi algılanan bir kitleyiz.

Eğer gerçekten Türkiye’de başarılı girişimciler, balon olmayan adamlar olsaydı, koskoca Türkiye taaa 2023′e 10 tane Türk dünya markası koymayı hedeflemezdi. Amerika Birleşik Devletleri bu kadar markayı 3 ayda çıkarırken, bizim 10 marka için 12 yıl beklememiz gerekecek. Ne üzücü?

Hadi bakalım aslan parçaları, hadi bakalım benim de içinde bulunduğum genç balon girişimciler. Neredesiniz? Türkiye’den çıkacak markalar lazım, dünyanın tanıdığı marka girişimciler lazım, neredesiniz? Konferanslardan, panellerden, daha yolun başında yazdığımız başarı kitaplarından fırsat bulup da çalışamıyoruz ki markalar yaratalım!

Kendimizi kandırmayalım, daha yolun başındayız. Körler ülkesinde tek gözlü kral olur misali bu ülkenin tek gözlü girişimcilik ödüllü gençleriyiz.

Ehven-i şer derler, kötünün iyisi yani; bizim genç girişimcilerimizin durumu da öyle.

Yani ben 20′li yaşlarda yaşıtlarımdan farklı olmak suretiyle başarılı sayılabilirim, hedefleri, hayalleri olan bir genç olmam bir farklılık ve farkındalık sayılabilir. 20′li yaşlarda istihdam yaratmak Türkiye gibi ekonomiler için önemli. Bir işlere girişmek, işler kurmak, şirketler kurmak o yaşlar için başarı sayılabilir hatta buna ödül de verilebilir.

Ama girişimcilik kurmak değil, başarmak olmalıymış aslında. Yola çıkmak değil, marifet başarıyla “varmakta”..

Maratonda koşuya önde başlayana vermiyorlar madalyayı, sonuna kadar koşup başarıyla ipi göğüsleyene veriyorlar.

Biz ise ne yaptık? Koşuya başlar başlamaz baktık ki önde koşuyoruz, koşmaktan çok zafer turu atar gibi bir hale büründük.

“Mış gibi yapanlar ülkesine hoşgeldiniz” demiştim bir yazımda, o cümlenin bir gün kendime döneceğini hiç düşünmemiştim, bana ve benim gibi girişimcilere, velhasılı başarılıymış gibiyiz, girişimciymiş gibiyiz.

Ortalarda çok görüneni başarılı zannediyoruz. Ancak ortalarda çok görünen en az işi yapan oluyor. İşler yoğunlaşınca insanın oraya buraya gidecek zamanı bile kalmıyor. Geçmişte koşa koşa gittiğim etkinliklere şimdilerde iş yoğunluğundan gidemeyince anlıyorum ki işin sırrı etkinlikleri ekmemekte değil, elde edeceğin ve eve götüreceğin EKMEKTE!

Başarı kaç gazeteye çıktığın, kaç plaket aldığın (Ki Eminönü’nde tanesi 30 TL’ye satılıyor), kaç fanın olduğu değil, finansallarla desteklenmiş sonuçlarda. Para kazanıyorsan başarılısın. Nokta!

 

Basitlik, sadelik ile ilgili şu yazıma ek olarak fütürizmin basitlik ve sadelik anlayışını, geleceğin yaşam standartlarını anlattığı için vaktiyle arşive kaydettiğim şu fotoğrafları da paylaşmadan edemedim.












Basitliğe Dönüş

Posted by Omer Ekinci in Aktüel - (2 Comments)

Üzerinde tek bir tuş bulunan cihazların 40 tuşlu cep telefonlarını ezip geçtiği 2010′lu yıllara başlıyoruz. KISS yöntemi (Keep it simple, stupid! – Basit tut, sadeleştir) bütün endüstrileri sarmış durumda.

New York Times köşeyazarı David Pogue’nün 2006 yılında Monterey’deki yıllık TED Konferansındaki sunumunda şöyle diyor : “Basitlik Satar!”

Grafik tasarımcı John Maeda 2009′da sadeliğin kitabını yazdı ve adını “Basitlik Kanunları” koydu. Farklı zamanlarda bana 5 kez okutturdu bu kitabı Maeda.

Sadeleşme çağını heyecanla izliyorum. Basitliğin, sadeleşmenin bütün sektörlere, ekonominin ve hatta sosyal hayatın kılcal damarlarından hızla zerk edilmeye başladığını görmek için gözleri çok açmaya gerek yok. İnsana en uzak sektörlerde bile, son kullanıcıya ulaşmayan B2B tipi işlerde bile sadelik kazandıracak.

Aşağıdaki logolara baktığımızda hafif bir gülümsemenin yanında yarının bize neler getireceğini de görür gibi olacağız.

 

Guinness Rekorlar Kitabı ele her alındığında şöyle bir his veriyor : “Dünya yüz binlerce domino taşlarını , on binlerce legoyu birleştiriyor ve ortaya harika şeyler çıkarıyor. Ülkelerinin reklamını böylece yapıyor çünkü böyle çalışmalar dünyanın her tarafında gazetelerde, dergilerde yer buluyor. Ama biz Türkler emek ile yapılan, sabır isteyen, hayal gücü isteyen, beceri isteyen işlerde yeterince ve gereğince yer alamıyoruz.

Guinness’deki rekorlarımıza bakın, en büyük burun rekoru, gözden süt fışkırtma rekoru, en büyük ayak rekoru..

Bir bloga göz atarken gördüm, dedim ki paylaşayım da gözler süt fışkırtacağına emek görsün..

 

 


Muhtemelen duyuyor, bu yazıyı okuduğunuza göre görüyorsunuz da, o laptop’u kucağınızda tutmanızı sağlayan ya da yazı yazmanızı sağlayan estetik harikası elleriniz de yerli yerinde.

Benimle neredeyse yaşıt bir kadının, Sarah Churman‘ın videosunu izlediğimde donakaldım. Yaptığım diğer tüm işleri (bedenim, problemsiz çalışarak bana birçok işi aynı anda yapabilme lüksünü de veriyor zira) bıraktım ve oturup defalarca izledim. Videoda 29 yaşına kadar hiçbir sesi duymamış olan Sarah‘ın tıbbi müdahale sonucu ilk kez bir sesi duyuşuna tanıklık ediyorsunuz. Duyulan ilk ses, hem de öyle özel bir ses, özel birinin sesi, beklenen, özlenen birinin sesi değilken gözyaşları hücum ediyor Sarah’ın gözlerine..

Hiç ses duymadığınızı düşünün, sevgilinizin, annenizin, babanızın sesini, sözlerine vurulduğunuz o şarkının melodisini, su sesini, çaldığında heyecanla koştuğumuz kapının sesini, sevgiliden gelen mesajın telefona düşme sesini, bebeğinizin ilk “baba” deyişini, pencerenize kaçak yapılaşmayla yuvasını yapmış olan serçenin sabahları cıvıl cıvıl sesiyle verdiği “günaydın” tınısını duyamadığınızı..

Yaşamayı fazla büyütüyoruz aklımızda, mutluluğu henüz tanımadığımız tatlara yükledikçe, sabah yediğimiz sıcak ekmeğin bizi mutlu etme hakkını alıyoruz elinden.

Hep yarına öteliyoruz huzuru, “yarın” hiç gelmiyor. Dünün pişmanlıklarıyla bugünü harcıyoruz, dün çoktan bitmişken bugün de bitiyor.

En son ne zaman elinizi  incelediniz? Bugünün teknolojisinin bile performansının %1′ine ulaşamadığı o estetik harikasını göz hizasına kaldırıp, Parmak ve eklemleri oynattıkça ortaya çıkan o müthiş semazenî görüntüyü en son ne zaman izleyedurdunuz?

 

En son ne zaman hiç tanımadığınız ve belki de tanımayacağınız biri ya da birileri için bir şeyler yaptınız? Tanımadığınız birinin yaşadığı acı en son ne zaman yaktı yüreğinizi?

Sabah uyandığınızda güneşi size gösterdiği için gözlerinize, yataktan sizi doğrulttuğu için belinize, yüzünüze suyu çalan elinize, evden çıkıp işe gidebilmeniz için attığı adımlar için dünyanın en uyumlu,  en estetik çiftleri olan ayaklarınıza ve bacaklarınıza, sizi yanlış işlerden ve büyük zararlardan koruyan vicdanınıza, doğduğunuz andan itibaren bir saniye bile durmadan bütün vücuda kan ithalat-ihracatını hiçbir problem yaşamadan, gümrüklerde bekletmeden gerçekleştiren o kırmızı et parçasına, bütün kainattaki canlılardan farklı olmanızı ve sizden onlarca kat büyük yapıları ve canlıları yönetebilmenizi sağlayan aklınıza en son ne zaman teşekkür ettiniz?

Anneniz yine biraz daha merhametlidir, siz ona sarılmadan o size sarılır da, siz asıl babanıza en son ne zaman sarılıp “Babam, iyi ki varsın” dediniz?

Şikayetlerimizi sorsalar.. Çevremizden, ülkemizden, devletten, insanlardan, kapıcı Ahmet Abi’den, sürekli arabanızın arkasına park eden komşu Emre Bey’den şikayetlerimizi yazmak istesek iki ortalı harita metot defterini doldururuz değil mi bir çırpıda?

Peki ya ne zaman oturup şükretmeniz gereken şeyleri listelediniz? Ne zaman durduk yere gözleriniz yaşardı sahip olduğunuz şeylerin mutluluğundan? Hep daha fazlasını istiyoruz, öyle olmasa insan olmazdık ama daha fazlası için çaba gösterirken elimizde olanın tadını ne kadar çıkarabiliyoruz?

Bütün bunları düşündüren Sevgili Sarah Churman, sana binlerce kez teşekkür ederim. Aşağıdaki videonu gören gözler için değil, kalp gözü görenler için paylaşıyorum.