Yöneten herkesin dikkatle, satır satır okuması gereken öğütler. Çok yoruma da hacet yok esasında, buyurun Şeyh Edebalî’nin Osman Bey’e öğütleri:

Ey oğul! Beysin… * Bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül almak sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.


* Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.


* Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin. * Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın! Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. * Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. * Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.


* İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. * Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. * Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. * Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! * Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…


* Şu üç kişiye acı: (1) cahiller arasındaki alime, (2) zengin iken fakir düşene ve (3) hatırlı iken itibarını kaybedene. * Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.


* Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.


* En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. * Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.

* İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!

* Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. * Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.

* Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. * Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!
* Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

* Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez! * Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…

 



Üniversitelere konferanslara gitmeye başlayalı 3 sene olmuş, girişimcilik ödülü alalı ise 2 sene..

Üniversitelere gittiğimde bana ve diğer genç girişimci arkadaşlara bakışları görüyorum. Sanki dünyaları kurtarmışız, sanki onlarca dünya markası çıkarmışız gibi. Ama çocuklar ne yapsın? Onlara bu mesajı veren biziz.

Sevdik, ünvanları çok sevdik, şişirilmeyi çok sevdik, pohpohlanmayı, övülmeyi, alkışlanmayı çok sevdik. Birileri bize “oldunuz siz” dedi, biz de “evet, olduk galiba yahu!” diye havaya girdik.

Alphan Manas‘ın bir yazısında dediği bir cümle var. “Girişimci” değil “girişken” olmak demiş Alphan Ağabey, biz girişkenliği girişimcilik saymış olabilir miyiz acaba?

Şimdi bunu okuyunca birine taş attığımı düşünmüş olabilirsiniz. Hayır. Sözüm ben dahil olmak üzere bu sistemin ürettiği bütün balon girişimcilere.

Bizlerin bu kadar şişirilmesinin altında yatan birkaç ana neden var. Bunlar;

  • Popüler ve yenilikçi işler yapıyor olmamız.

  • Türkiye’deki eğitim sisteminin bir gence 25 yaşından önce hayata atılma olanağı vermemesi, askerlik, yüksek lisans derken bu gencin hayata 30 yaşında atılabilmesi ve bu yüzden 18′inde bir şekilde yola çıkmış bir genç “girişken”le aralarında kapatması zor bir makas oluşması, kısacası erken yola çıkanların kalburun üstünde kalması.

  • Balon girişimcilerin, ağzının iyi laf yapıyor ve kendilerini çok iyi pazarlıyor olması (muhtemelen Küçük Emrah’vari bir de hikayeye sahip olması)

  • Son yıllarda bir girişimcilik furyasının patlak vermiş olması, böyle bir ekosistemin oluşup ekosistemi oluşturacak elemanlara ihtiyaç duyması sonucu ortaya çıkan açık.

Aylardır düşünüyorum, gerçekten başarılı mıyız diye? Sanıyorum biz yola çıkmak konusunda başarılı olan ama bu başarısı yolculuğun tümüne yansımış gibi algılanan bir kitleyiz.

Eğer gerçekten Türkiye’de başarılı girişimciler, balon olmayan adamlar olsaydı, koskoca Türkiye taaa 2023′e 10 tane Türk dünya markası koymayı hedeflemezdi. Amerika Birleşik Devletleri bu kadar markayı 3 ayda çıkarırken, bizim 10 marka için 12 yıl beklememiz gerekecek. Ne üzücü?

Hadi bakalım aslan parçaları, hadi bakalım benim de içinde bulunduğum genç balon girişimciler. Neredesiniz? Türkiye’den çıkacak markalar lazım, dünyanın tanıdığı marka girişimciler lazım, neredesiniz? Konferanslardan, panellerden, daha yolun başında yazdığımız başarı kitaplarından fırsat bulup da çalışamıyoruz ki markalar yaratalım!

Kendimizi kandırmayalım, daha yolun başındayız. Körler ülkesinde tek gözlü kral olur misali bu ülkenin tek gözlü girişimcilik ödüllü gençleriyiz.

Ehven-i şer derler, kötünün iyisi yani; bizim genç girişimcilerimizin durumu da öyle.

Yani ben 20′li yaşlarda yaşıtlarımdan farklı olmak suretiyle başarılı sayılabilirim, hedefleri, hayalleri olan bir genç olmam bir farklılık ve farkındalık sayılabilir. 20′li yaşlarda istihdam yaratmak Türkiye gibi ekonomiler için önemli. Bir işlere girişmek, işler kurmak, şirketler kurmak o yaşlar için başarı sayılabilir hatta buna ödül de verilebilir.

Ama girişimcilik kurmak değil, başarmak olmalıymış aslında. Yola çıkmak değil, marifet başarıyla “varmakta”..

Maratonda koşuya önde başlayana vermiyorlar madalyayı, sonuna kadar koşup başarıyla ipi göğüsleyene veriyorlar.

Biz ise ne yaptık? Koşuya başlar başlamaz baktık ki önde koşuyoruz, koşmaktan çok zafer turu atar gibi bir hale büründük.

“Mış gibi yapanlar ülkesine hoşgeldiniz” demiştim bir yazımda, o cümlenin bir gün kendime döneceğini hiç düşünmemiştim, bana ve benim gibi girişimcilere, velhasılı başarılıymış gibiyiz, girişimciymiş gibiyiz.

Ortalarda çok görüneni başarılı zannediyoruz. Ancak ortalarda çok görünen en az işi yapan oluyor. İşler yoğunlaşınca insanın oraya buraya gidecek zamanı bile kalmıyor. Geçmişte koşa koşa gittiğim etkinliklere şimdilerde iş yoğunluğundan gidemeyince anlıyorum ki işin sırrı etkinlikleri ekmemekte değil, elde edeceğin ve eve götüreceğin EKMEKTE!

Başarı kaç gazeteye çıktığın, kaç plaket aldığın (Ki Eminönü’nde tanesi 30 TL’ye satılıyor), kaç fanın olduğu değil, finansallarla desteklenmiş sonuçlarda. Para kazanıyorsan başarılısın. Nokta!

 

Basitlik, sadelik ile ilgili şu yazıma ek olarak fütürizmin basitlik ve sadelik anlayışını, geleceğin yaşam standartlarını anlattığı için vaktiyle arşive kaydettiğim şu fotoğrafları da paylaşmadan edemedim.












Üzerinde tek bir tuş bulunan cihazların 40 tuşlu cep telefonlarını ezip geçtiği 2010′lu yıllara başlıyoruz. KISS yöntemi (Keep it simple, stupid! – Basit tut, sadeleştir) bütün endüstrileri sarmış durumda.

New York Times köşeyazarı David Pogue’nün 2006 yılında Monterey’deki yıllık TED Konferansındaki sunumunda şöyle diyor : “Basitlik Satar!”

Grafik tasarımcı John Maeda 2009′da sadeliğin kitabını yazdı ve adını “Basitlik Kanunları” koydu. Farklı zamanlarda bana 5 kez okutturdu bu kitabı Maeda.

Sadeleşme çağını heyecanla izliyorum. Basitliğin, sadeleşmenin bütün sektörlere, ekonominin ve hatta sosyal hayatın kılcal damarlarından hızla zerk edilmeye başladığını görmek için gözleri çok açmaya gerek yok. İnsana en uzak sektörlerde bile, son kullanıcıya ulaşmayan B2B tipi işlerde bile sadelik kazandıracak.

Aşağıdaki logolara baktığımızda hafif bir gülümsemenin yanında yarının bize neler getireceğini de görür gibi olacağız.

 

Guinness Rekorlar Kitabı ele her alındığında şöyle bir his veriyor : “Dünya yüz binlerce domino taşlarını , on binlerce legoyu birleştiriyor ve ortaya harika şeyler çıkarıyor. Ülkelerinin reklamını böylece yapıyor çünkü böyle çalışmalar dünyanın her tarafında gazetelerde, dergilerde yer buluyor. Ama biz Türkler emek ile yapılan, sabır isteyen, hayal gücü isteyen, beceri isteyen işlerde yeterince ve gereğince yer alamıyoruz.

Guinness’deki rekorlarımıza bakın, en büyük burun rekoru, gözden süt fışkırtma rekoru, en büyük ayak rekoru..

Bir bloga göz atarken gördüm, dedim ki paylaşayım da gözler süt fışkırtacağına emek görsün..

 

 


Muhtemelen duyuyor, bu yazıyı okuduğunuza göre görüyorsunuz da, o laptop’u kucağınızda tutmanızı sağlayan ya da yazı yazmanızı sağlayan estetik harikası elleriniz de yerli yerinde.

Benimle neredeyse yaşıt bir kadının, Sarah Churman‘ın videosunu izlediğimde donakaldım. Yaptığım diğer tüm işleri (bedenim, problemsiz çalışarak bana birçok işi aynı anda yapabilme lüksünü de veriyor zira) bıraktım ve oturup defalarca izledim. Videoda 29 yaşına kadar hiçbir sesi duymamış olan Sarah‘ın tıbbi müdahale sonucu ilk kez bir sesi duyuşuna tanıklık ediyorsunuz. Duyulan ilk ses, hem de öyle özel bir ses, özel birinin sesi, beklenen, özlenen birinin sesi değilken gözyaşları hücum ediyor Sarah’ın gözlerine..

Hiç ses duymadığınızı düşünün, sevgilinizin, annenizin, babanızın sesini, sözlerine vurulduğunuz o şarkının melodisini, su sesini, çaldığında heyecanla koştuğumuz kapının sesini, sevgiliden gelen mesajın telefona düşme sesini, bebeğinizin ilk “baba” deyişini, pencerenize kaçak yapılaşmayla yuvasını yapmış olan serçenin sabahları cıvıl cıvıl sesiyle verdiği “günaydın” tınısını duyamadığınızı..

Yaşamayı fazla büyütüyoruz aklımızda, mutluluğu henüz tanımadığımız tatlara yükledikçe, sabah yediğimiz sıcak ekmeğin bizi mutlu etme hakkını alıyoruz elinden.

Hep yarına öteliyoruz huzuru, “yarın” hiç gelmiyor. Dünün pişmanlıklarıyla bugünü harcıyoruz, dün çoktan bitmişken bugün de bitiyor.

En son ne zaman elinizi  incelediniz? Bugünün teknolojisinin bile performansının %1′ine ulaşamadığı o estetik harikasını göz hizasına kaldırıp, Parmak ve eklemleri oynattıkça ortaya çıkan o müthiş semazenî görüntüyü en son ne zaman izleyedurdunuz?

 

En son ne zaman hiç tanımadığınız ve belki de tanımayacağınız biri ya da birileri için bir şeyler yaptınız? Tanımadığınız birinin yaşadığı acı en son ne zaman yaktı yüreğinizi?

Sabah uyandığınızda güneşi size gösterdiği için gözlerinize, yataktan sizi doğrulttuğu için belinize, yüzünüze suyu çalan elinize, evden çıkıp işe gidebilmeniz için attığı adımlar için dünyanın en uyumlu,  en estetik çiftleri olan ayaklarınıza ve bacaklarınıza, sizi yanlış işlerden ve büyük zararlardan koruyan vicdanınıza, doğduğunuz andan itibaren bir saniye bile durmadan bütün vücuda kan ithalat-ihracatını hiçbir problem yaşamadan, gümrüklerde bekletmeden gerçekleştiren o kırmızı et parçasına, bütün kainattaki canlılardan farklı olmanızı ve sizden onlarca kat büyük yapıları ve canlıları yönetebilmenizi sağlayan aklınıza en son ne zaman teşekkür ettiniz?

Anneniz yine biraz daha merhametlidir, siz ona sarılmadan o size sarılır da, siz asıl babanıza en son ne zaman sarılıp “Babam, iyi ki varsın” dediniz?

Şikayetlerimizi sorsalar.. Çevremizden, ülkemizden, devletten, insanlardan, kapıcı Ahmet Abi’den, sürekli arabanızın arkasına park eden komşu Emre Bey’den şikayetlerimizi yazmak istesek iki ortalı harita metot defterini doldururuz değil mi bir çırpıda?

Peki ya ne zaman oturup şükretmeniz gereken şeyleri listelediniz? Ne zaman durduk yere gözleriniz yaşardı sahip olduğunuz şeylerin mutluluğundan? Hep daha fazlasını istiyoruz, öyle olmasa insan olmazdık ama daha fazlası için çaba gösterirken elimizde olanın tadını ne kadar çıkarabiliyoruz?

Bütün bunları düşündüren Sevgili Sarah Churman, sana binlerce kez teşekkür ederim. Aşağıdaki videonu gören gözler için değil, kalp gözü görenler için paylaşıyorum.

Kurumsallık yaklaşımına geçişte ilk adımlardan biri kurumsal hiyerarşinin belirlenmesi. Bu hiyerarşi belirlenirken ya da hiyerarşideki kademeler arasındaki ilişkiler belirlenirken ne kadar dikkatli olunması gerektiğini çok iyi anlatan bir karikatür paylaşmak istedim.

Buyurun buradan yakın, sizin şirkette siz hangi sıradasınız?

https://www.facebook.com/event.php?eid=200882823310630

Buluştrend Eylül 2011, 17 Eylül 2011 Cumartesi Günü Astoria Caffe Nero’da gerçekleşecek.

Buluştrend’de genç beyinler bir araya geliyor, ustalardan tecrübe dinliyor, birbirleriyle tanışıp fikirlerini uçuşturuyor, iş ve arkadaş ağını genişletiyor. Katılım ücretsiz, gelip sticker’lara isminizi yazıp göğsünüze yapıştırıyorsunuz, Caffe Nero’dan kahvenizi alıyorsunuz ve ilk gördüğünüz kişiyle tanışıp sohbete başlıyorsunuz.

Hiç tanıdığınız yok mu? Üzülmeyin, sizin gibi ilk kez gelmiş birçok kişi orada olacak ve yanlarına yanaştığınız herkes sizinle tanışmaya hazır olacak. Çekinmeyin.

Girişimciler, girişimci adayları, profesyoneller, üniversiteliler, akademisyenler, yatırımcılar… Herkes burada.

 

Ortaklık çok zor zanaat. Bunu herkes bilir. Ve hatta o kadar çok sayıda mükerrer hata görülüyor ki ortaklık kültürü ile ilgili, ortak olmayı düşünen insanların ortaklık kültürünü yaşamış ve sindirmiş deneyimli kişilerin kapısını çalmasında büyük fayda var.

Hem ailesi ile hem de dışarıdan birisi ile ortaklık yapmış biri olarak bu haddi kendimde buldum ve madde madde ortaklık nasıl yapılır, nasıl yapılmaz yazısı kaleme almaya çalıştım.

Başlıktaki cümleyi hiçbir zaman kullanmamak için, şirketten, müşteriden, aileden, iş fikrinden, gelir modelinden.. yani her şeyden daha önemli olan bu konuya kulak verin.

  1. Asla ve asla aynı iş kolunda uzmanlaşmış olduğunuz biriyle ortaklık yapmayın. Aynı okuldan, bölümden mezun biriyle –mecbur değilseniz- ortaklık etmeyin.
  2. İşe sadece parasını koyan bir sermayedar ortak borç veren densiz gibidir, ya düğünde ister ya bayramda misali tam işler büyüyecekken canınızı sıkar. Ayrıca işe katkısı da sadece banknotlarla sınırlıdır.
  3. Ortağınızla çok içli dışlı olmayın, sırılsıklam aşıklar bile bir süre sonra sıkılıyorken iki bıyıklı adamın birbirine yıllarca sevgi ve şefkat ile yaklaşmasını beklemenin sözlükteki karşılığı romantizm olmalı!
  4. Ailelerinizi çok görüştürmeyin, ev oturmasına gitmeyin, hele eşleri hiç görüştürmeyin! (Bunu  aynı kişiyle 50 yıl ortaklık yapmış bir duayenden dinledim, kesin çalışır!)
  5. Diyelim parayı buldunuz, şöyle cilalı bir arabanın zamanıdır dediniz. Aynı renk, aynı model, aynı özelliklerde alın. Şeytan azapta gerek!
  6. Haftada bir yemeğe çıkın ve birbirinize içinizde ne varsa kusun, o masada konuşun ve rahatlayın. Ortağınızda içinizde tuttuğunuz her bir kızgınlık, o ortaklıkları bitiren Ortaklık Canavarına atılan bir yiyecek parçasıdır.
  7. Mutlaka farklı konularda uzmanlaşmış olun, hatta uzmanlıkta ortak paydanız sıfıra yakın olsun.
  8. Biriniz finansı devraldıysa ve artık ortaksanız ara ara fikir alışverişinin dışında işine müdahale etmeyin. Eğer yanlış yapıyorsa bunu işine karışarak düzeltmeniz zor, hata sizin, yanlış ortak seçmişsiniz.. (Ama konu çok büyük değilse konuşularak halledilebilir)
  9. Paranın azı ve paranın çoğu ortaklıkları bitirir. O yüzden beklentileri en baştan belirleyin, örneğin şirket 1 milyon $ kazandığında ortaklardan biri kazancını sermayeyi arttırmakla ve şirketi büyütmekte kullanırsa ve diğer ortak bir Aston Martin alırsa yandı gülüm keten helva.
  10. Ortağınızla ilgili kusurları görmezden gelmeye çalışın, ona odaklanırsanız her şeyi kötü gelir gözünüze, unutmayın eşiniz de anneniz kadar iyi pilaki yapamıyor!
  11. Üsluptan çok konuya odaklanın konuşurken. Bazen saçma sapan bir konu sırf ortağın içinde biriktirdiklerinden dolayı çok büyüyebiliyor. Kendinizi mahkeme koridorlarında farklı duvarlara yaslanmış şekilde bulmadan önce karşınızdakinin anlattıklarına ve kendinizin de üslubuna dikkat edin.
  12. Ortak olacağınız kişinin 7, 17, 27 yaşlarına bir bakın. Geçmişine bir bakın, önceki projelerine bir bakın. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz, unutmayın, zamanla düzelir demeyin. Zamanla hiçbir şey düzelmiyor.
  13. Kendi işinizde mükemmel biri olabilirsiniz, şirketiniz mükemmel olabilir ama eğer ortaklar olarak uyumsuzsanız şimdiden bir bidon benzinle şirketi yakın, nasılsa ileride daha kötüsü olacak.
  14. Çalışanların, müşterilerin, arkadaşların, eşlerin dolduruşuna asla gelmeyin. Ortağınız hakkında 3. Bir şahıs ne derse desin “Benim ortağım öyle şey yapmaz” deyip konuyu kapatın, sonra gidip bakın bakalım ortağınız öyle şey yapmış mı, yapmamış mı?
  15. Ortaklığın kurulmasına karar verdiyseniz ve sağlıklı yürüyeceğine ikna olduysanız kulaklarınıza bir pamuk tıkayın ve kimseyi dinlemeyin. Herkes vesvese verecek, “senin ortak da tatillerde geziyor valla..” diyecek boş adam çok neticede.
  16. Her şeyi sözleşmeyle netleştirin, en baştan oturun konuşun. Kavganızı en başta yapın.
  17. Ortağınızın bir karakter ya da iş ahlakı hatasını gördüğünüzde o ortaklığı gözden geçirin ve kısa sürede bitirmeye çalışın.
  18. Ortaklığı bitirmeye karar verirseniz oturup her şeyiyle konuşup bölüşüp masadan öyle kalkın, iş sakıza dönmesin. Sonraki iş hayatınızda da karnınızda hep bir ağrıyla dolaşırsınız.
  19. Aile içi ortaklıklarda ortağınız ister dedeniz olsun, ister torununuz, o artık sizin ortağınız hiçbir zaman aile içi hiyerarşiyi şirkete taşımayın. Şirket hiyerarşisi aile hiyerarşisine paralel olabilir ama sırf kişi ailede ortağından yaşça büyük diye de şirket hiyerarşisinde daha yüksekte olamaz.
  20. Son kural, mümkünse ortak olmayın :) Değilse, en azından 30 yaşından önce ortak olmayın, ya da olun da görün!

 

Şimdi gecenin 01.30′u, birkaç saat sonra gecenin dehlizlerine doğru bir yolculuğa çıkacağız ve güneşe varmaya yakın uyanacağız. Çok yabancı gelmemiş olmalı.

Birkaç gündür güneşin doğuşuyla evden çıkıp şehrin en sessiz halinde ıslık çala çala koşuyorum. Fark ettim ki bu günlere kadar otoparktan arabayla çıkıp ofisin otoparkına giriyormuşum. Düşünsenize, hapisteki bir adamın en büyük hayali, en büyük arzusu olan şeyi ben elimde olduğu halde yapmıyorum. Akşam olup da hava kararınca da arabayla tekrar bir yerlere.. Hava kararmış.. Ben yine gökyüzünü ve güneşin ışıltısını görememişim.

Dünya her sabah yeniden kurulur. Her yeni gün yepyeni fırsatlarla başlar. Fırsatları yakalamak ve ömrün sonuna dek de kaçırmamak gerekiyor.

Kendime öneriler listesi çıkartmak istedim, sizler de buyurun

  1. Her sabah olmasa da haftada 3 sabah güneşin doğuşuna şahit ol. ( Çünkü o bu işi milyonlarca yıldır hiç sektirmeden harikulade yapıyor ve işini bu kadar iyi yapan bir güneş izlenmeye değerdir!)
  2. Sabahları kalkıp koşuya çıkamıyorsan bile mutlaka egzersiz yap. (Robocop gibi tek parça kalıp halinde ofise gittiğimi biliyorum)
  3. Evdekilerle hasbihal etmeden çıkma, mümkünse kahvaltıyı beraber sohbet ederek… (Off çok zor bu yahu, İstanbul’da yaşamak dediğin tek dişi kalmış canavar neticede)
  4. Evdekilerle anlaşıp sabah hiçbir şey için gerilmemeye, tartışmamaya mutabık kalın. Sabah gerginliği bütün günü bitiriyor. Bu ev ahalisinin tümüne zarar.
  5. Sigara içiyorsan mümkünse evden çıkar çıkmaz yakmayıver bir sigara! Hatta her aklına geldiğinde yakmamayı dene, vücut 5 kere istesin sen 1 kere yak, kendini bir şekilde kandırıver ve bir şeylerle oyalayıver! (Şükür ben içmiyorum)
  6. Sabah sabah minik varillerle kahve yerine şöyle bir bol limonlu bitki çayı filan iç yahu ne bu böyle için zift kazanına döndü!
  7. Sabah işe giderken ya da yürüyüş yaparken hep farklı yollardan git, insanların yüzüne bak, onların hikayelerini anlamaya çalış yüzlerinden, insanları gülümseyerek selamla. Hiç tanımadığın, en ketum adamın bile birden abandone olduğunu ve mahcup bir şekilde selam verdiğini göreceksin. İşte busun sen! Aslansın!
  8. Bir türkü tuttur, bir şarkı mırıldan yürürken, bir yandan bugün olabilecek en güzel şeyleri hayal et. O ihale bugün açıklansa ve sende kalsa, müthiş olur değil mi? Yahut Saklışehir bir fırsattan 1000 satsa? :)
  9. Masana oturunca hemen işe yumulma, önce bir masanı düzenle, ferahlat, ufak değişiklikler yap, odanı havalandır, mesai arkadaşlarınla şakalaş, onların da yaşama enerjisini ortaya çıkar.

Dünyayı her sabah yeniden kuran güç emin olun sizin de hayatınızı değiştirmenize yetecektir fazlasıyla.

Gücü uzaklarda aramayın, yeter ki hep daha iyi olacağına inanın ve ilk adımı “Vira Bismillah!” deyip atın.